Söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Coşkun Yerli ile Söyleşi

“Ben kendim de biraz Holden’ım zaten. Yatılı okudum. Ergenlik çağında dünyayı onunkine benzer bir gözle gördüm.”
Coşkun Yerli

(1950'de İstanbul'da doğdu. Türk ve Amerikan askeri okullarında elektronik, Hacettepe Üniversitesi'nde dilbilim okudu. Şiir, yazı ve çevirileri Yeni Biçem, kitap-lık, Şiir-lik, Göçebe ve Varlık dergilerinde yayımlandı. 1998 Arkadaş Z. Özger Şiir Yarışması'nda Jüri Özel Ödülü'ne layık görülen Yağmurun Direnişi başlıklı şiir dosyası 1998'de YKY'den çıktı. İngiliz, İrlandalı ve Japon şairlerden çevirdiği şiirler Cumhuriyet Kitap'ın "Şiir Atlası" bölümünde yayımlandı ve daha sonra Şiir Atlası III (YKY) içinde yer aldı. J. D. Salinger'dan çevirdiği Dokuz Öykü ve Çavdar Tarlasında Çocuklar (roman) ile Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar ve Seymour Bir Giriş (öykü, Sevin Okyay'la birlikte) YKY'den çıktı. Öteki çevirileri: Matsuo Başo'dan Kuzeye Giden İnce Yol (YKY), Eavan Boland'dan Geceyarısı Çiçekleri, Roger McGough'tan Trenlere El Sallayan, Henry Reed'den Yıldızlı Şölen, Kobayaşi İssa'dan Ömrümde Bir Yıl.)
Söyleşi: Gökçe Metin

Salinger çevirmeye nasıl karar verdiniz?
Onun yalnızca The Catcher in the Rye romanını biliyordum. Öbür yapıtlarını görünce aldım. Okumaya çalıştım, anlamadım, sözlük mözlük derken söke söke okudum. Aldığım notlar sonradan çeviriye dönüştü.

Sevin Okyay’la birlikte yaptığınız Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar çevirisinin temelleri Çavdar Tarlasında Çocuklar çevirisine yazdığı eleştiri yazısıyla mı atıldı yoksa önceden bir tanışıklığınız var mıydı?

Hiçbir tanışıklığımız yok. Karşılaşmadık bile. Çevirileri herkes ayrı ayrı yaptı.

Bir kitabın çevirisinde birincil kaygı ne olmalı sizce?
Türkçe okuyanlara hizmet duygusuyla hareket etmek.

The Catcher in the Rye’ı çevirirken sizi en çok zorlayan unsur ne oldu? Bunu nasıl aştınız? En çok titizlendiğiniz konu ne oldu?
Çeviride zorlayan bir unsur olmadı. Ben kendim de biraz Holden’ım zaten. Yatılı okudum. Ergenlik çağında dünyayı onunkine benzer bir gözle gördüm.

Kitabın başlığına nasıl karar verdiniz? Farklı alternatifler düşünmüş müydünüz ya da sonradan aklınıza geldi mi? Başlık konusunda yapıt dışında esinlendiğiniz herhangi bir şey oldu mu?
“Gönülçelen” Fransızca çevirisinde uydurulmuş, bize de öyle yansımış çevrilirken. Gönül çelen, hovarda birileri var gibi görünüyor. Sanki romantik bir aşk romanı arayan kırık kalpler için tuzak kurulmuş. Oysa bu kitapta koskoca kapitalist toplum eleştiriliyor bir yeniyetmenin ağzından. “The Catcher in the Rye” başlığını Salinger, 19.yy. İskoç şairi Robert Burns’un İskoç köylerinden derlediği “Comin’ thru the Rye” adlı türküden almış. Holden kızkardeşi ile hangi mesleği istediğini tartışırken bu türkü aklına geliyor...(Phoebe ile aynı ilkokula gittikleri için ortak bir konu bu) Asıl türküde “If a body meets a body coming thru the rye” deniyor. Holden ise, aklı fikri beysbolde olduğu için bunu “If a body catches a body coming thru the rye” diye hatırlıyor. Türkü, kendi başına çavdar tarlasından geçen bir genç kızın bir oğlanla karşılaşmasını anlatıyor. Sevimli bir türkü, hatta dikkatli yetişkinlerin anlayabileceği erotik bir dizesi bile var. Bildiğin gibi “Catcher” baseball’da karşıdan atılan topu elindeki özel eldiveniyle tutan kişi, sopalı adam vurup topu geri uçurmasın diye uğraşıyor. Holden kendini bir “tutan kişi” olarak düşlüyor. Nerede? Bir uçurumun kıyısındaki çavdar tarlasında oynayan, koşuşturan çocuklar arasında...Onlar dikkatsizce koştururken, düşerler diye tedirgin, bir yerlerden Holden çıkıp onları tutacak...Burada Holden (Salinger) gençleri kötülüklerden uzak tutmaya, onları uyarmaya çalışan biri...

Argo kullanımı konusunda kaygılarınız oldu mu? Bu konuda yayınevinin tutumu, yayınevinden önce sizin tutumunuz ne oldu?
Bu çeviriyi bana ısmarlayan olmadı. Dolayısıyla yayınevinin bir müdahalesi hiç söz konusu olmadı. Bildiğim kadarıyla YKY’nin bu tarz müdahaleleri olmaz zaten. (Orijinal metne müdahale edilmediği için Nasrettin Hoca kitabıyla ilgili büyük bir patırtı kopmuştu.) Türkçe’deki “argo” kelimesi, bence, ABD (ve şimdi de Britanya) İngilizce’sindeki “colloquial”ın tam karşılığı değil. Holden argo konuşmuyor. Bunu Türkiye’de oturduğumuz yerden anlamamız mümkün değil. Düşünün üç-beş kadın aralarında birbirlerine “siz herifler,” yani “you guys” diye hitap ederler. Ama dilin gelişimi içinde bu söyleyiş bizim “arkadaşlar, çocuklar” gibi algılanıyor. Dolayısıyla colloquial konuşmayı iyi kavramak için ABD’de yaşamış, durumları görmüş-yaşamış olmak gerekir. Bu tarzın neresi bizim “argo” dediğimiz tarz ile örtüşür, nerede kabalık var nerede yok...ancak yaşanarak anlaşılabilir. Ben Holden’ı 40’lın yılların sonunda, New York’ta şirket avukatlığı yapan, üst gelir diliminde bir Amerikalı babanın afacan ama nazik ve duyarlı oğlu olarak algıladım. Öte yandan tüm dünya giderek küreselleştiği (Amerikanlaştığı) için, son yıllarda sanırım, tüm dünyadaki gençler Holden’ınkine benzer bir “vocabulary” ve tarz ile konuşuyor artık.

94’te Cumhuriyet Kitap’ta çıkan “İnsanla Birlikte Olmanın Mutluluğu” başlıklı makalenizde “Hayyam’ı Yunus’u...esinleyen düşünce, bilinç ve sevgi, n’apalım, Salinger’da da böyle çiçek açmıştır” diyorsunuz. Bu “n’apalım”la tam olarak neye gönderme yapmak istediniz? Ayrıca insanlarla birlikte olmaktan mutlu olan Holden mı? Neden böyle bir başlık seçtiniz?

Yahudi/Hristiyan/İslam-Hint-Japon düşüncelerinin ortak paydası olarak gördüğüm bir “iyilik” ideası vardı kafamda bunu söylerken. Salinger bu düşünceleri özümsemiş biridir. Eserlerinde bunun yansımasını gördüğümü, ama Holden gibi afacanların ağzından büyük bir “iyiliği” dile getirmeye çalıştığını ima etmeye çalıştım. N’apalım, bu da onun tarzı...Salinger, doğru okumasını bilenler için “derin” bir yazardır. “Franny ve Zooey” öyküsünün sonlarında bir yerde, duvara asılmış yazılar vardır; bunlardan sanırım ikisi Kafka’ya aittir. Salinger, Kafka’nın bir saptamasını, çoğumuzun yalnızlığı hem istediğini hem de istemediğini söylüyor. Salinger’ın Glass öykülerindeki entelektüel insanlar, hem öteki insanlardan kaçarlar hem de onlarsız yapamazlar...

Kriton Dinçmen ile Söyleşi

KRİTON DİNÇMEN
Söyleşi: Yavuz Türk

Bize kısaca çevirmenlik serüveninizden bahsedebilir misiniz? Çeviriye ne zaman başladınız, sizi bu alana yönelten ilk kıvılcım neydi?

Gençken, savaş aleyhtarı bir kitap okumuştum. Bu kitap beni çok sarstı! Korkunç bir objektiflik vardı bu metinde; her şeyi yüzümüze çarpıyordu sanki. Daha sonra aynı kitabı defalarca okudum ve her defasında yeni şeyler anladım. Sonra bu kitabı çevirmeye karar verdim. Kitabın beni sarsmasının en temel nedeni, bir tarafı düşman diğer tarafı dost olarak göstermek yerine, savaş ve insan olgusunun üzerinde durmasıydı. Ben bir hümanist olarak her zaman savaşın anlamsızlığını vurgulamaya çalıştım. İşte bu düşüncelerle kitabı çevirmeye başladım; ama bu o kadar da kolay görünmüyordu: Kitabı iki yılda çeviririm, diye düşündüm başlarda; ancak sonra sonra baktım ki kitap su gibi akıyor ve ben de büyük bir haz alıyorum çevirirken... Sonuçta, her şeyi bir kenara bıraktım, yalnızca bu kitabı çevirmeye odaklandım ve dört ayda çevirdim kitabı. Mirilivis’in Hayat Mezarda! adlı kitabıydı bu. Neden bu kitabı çevirmeye karar verdim? Ben bir kitabı delirdiğim zaman çeviririm çünkü: Okuduğum o kitaptan çılgıncasına bir haz aldığımda, kitabı benim gibi okuyup beğenmelerini istiyorum galiba. Ardından önemsediğim birkaç çevirime burada değinmek gerekirse, Bizanslı tarihçi Yeorgios Francis’in Şehir Düştü adlı kitabı var mesela. Francis, imparator Kostantinos’un tüm yaşamı boyunca sarayda en yakın arkadaşı ve danışmanı olmuştur. Olayların birinci dereceden tanığıdır; ama bir tarihçi duyarlılığıyla mümkün olduğunca objektif yansıtır olanları. Claude Farrére adlı yazarın Ankaralı Dört Hanım kitabını çevirdim. Farrére, Cumhuriyet Ankara’sında Fransız kültür ataşesi. Ankaralı Dört Hanım’da iki aşk hikâyesi etrafında, 1920 sonları ile 1930’lu yılların başlarındaki yeni başkentle İstanbul’un sosyokültürel örgüsü irdeleniyor. Ardından, Panayotopulos, Odysseas Elytis, Sapho gibi şair ve yazarları çevirdim. Özellikle bu saydıklarım benim için çok keyifli çevirilerdi.

Çeviride temel aldığınız yöntem nedir? Çevrilen metnin her halükârda kendinden yitirdikleri ortada. Sizce hangi yöntem gözetilirse çeviri metin özünden daha az uzaklaşır?

En başta, insan çevireceği lisanı çok iyi bilmelidir. Sadece kelimeleri bilmek ya da cümlelerin bütünsel olarak anlamlarını kavramak yetmez; satıraralarını da iyi okumak gerek, dilin nüanslarını iyi kavramak ve algılamak; zaten bunu başarabilen kişiye iyi çevirmen denir. Ben daha çok anlam çevirisinden yanayım. Türkçe nasıl yazacaksam onu aktarmaya çalışırım; metnin yazarı ben olsaydım nasıl yazardım... Ege’nin tuzlu suyu insanların ağzına değsin isterim, Ege’nin güneşi gözümüzün önünde parlasın isterim; yani Ege tadını aktarmaya çalışırım. Metnin özgünlüğünden, dil oyunlarından da bir şeyler yitirmesini istemem elbette ve mümkünse bunu Türkçeye yansıtmaya çalışırım. Ancak aslolan anlamdır benim için. Türkçede bir tabir var: ‘kulağına/kulağının dibine fısıldamak’. Biri Yunancaya çevirmiş bunu aynen: Hiçbir anlamı yok! Daha doğrusu hiçbir anlamı kalmamış. Oysa Yunancadaki deyimlerde karşılığını –en azından yakın anlamlısını– bulmayı deneseydi... Bu anlamda çeviriyi çok ciddiye alıyorum ben. Her babayiğidin harcı değildir. Yetkin olmayan ellerde bir metin paçavraya dönüşebilir; bunu yapmaya kimsenin hakkı yok.

Siz Türkçenin yanı sıra Fransızca ve İngilizce de biliyorsunuz. Yunanca anadiliniz, öte yandan Türkçeyi çok iyi kullanıyorsunuz.

Çünkü ben buralıyım. Şöyle cevap vereyim: Deneme kitaplarıma ya da çevirilerime önsözler yazıyorum. Çoğu kitabın başında kendime ait bir önsöz var. Neden yapıyorum bunu? Çünkü istiyorum ki okur çeviriyi okurken neyle karşılaşacağını bilsin: okuru bir nevi hazırlamak gibi. Ayrıca bir kültürdür bu; o bölge insanının farklılıklarını ve benzerliklerini anlatırsın. Önsözlerde çok uzun cümleler kuruyorum; bir cümle bazen bir sayfa sürüyor: Bir arkadaşım bana diyor ki; “Sen yabancı olduğun için, Türkçeyi daha iyi bildiğini kanıtlamak mı istiyorsun?”
Benim Fransızcam liseden. Liseyi Pertevniyal’de okudum. 1961-1964 yılları arasında alanımla ilgili araştırmalar yapmak üzere Amerika’da bulunmuştum, İngilizcem de oradan. Ama Rum olduğum için Yunancayı daha iyi çevirebildiğimi düşünüyorum; belki bundan. Ama en çok hakim olduğum dil Türkçedir. Yunancayı Türkçeye çok rahat çevirebilirim bu yüzden, fakat tersi biraz zor gibi görünüyor bana; çünkü Türkçedeki ifadeleri ve nüansları Yunancada tam olarak yakalayamayabilirim. Türkçede ise her türlü taklayı attırabilirim dile.
Yunanca bilen çok az kişi var artık Türkiye’de. Rumların sayısı da gitgide azalıyor. Bunun da etkisi vardır elbette bir Rum olarak.

Peki, sizce Yunan edebiyatı Türkiye’de yeterince biliniyor mu?

Zannetmiyorum. Demin de söylediğim gibi; en başta Yunanca bilen sayısı çok az, üstelik iyi Yunanca bilenlerin sayısı daha da az. Hal böyleyken, tanıtımını yapan, buna heveslenen pek kimse de yok ortada. Aradaki tarihi husumetten olsa gerek, insanlar birbirlerine tahammül dahi gösteremiyorlar. Oysa iki komşu ülke söz konusu; tarih boyunca bir arada, iç içe yaşamış ve aynı gelenekleri paylaşmış Ege kıyılarında. Aynı güneşin altında çalışmış ve aynı denizde yüzmüş. Böylesine iki toplumun hızla yabancılaşması bana çok dokunuyor. Aramıza nifak sokuyorlar!

Çağdaş dünya edebiyatını ne kadar takip edebiliyorsunuz?

Modern edebiyatı beğenmiyorum demek dangalaklık olur; ama beni pek sarmıyor. Kafka’yı, Boris Vian’ı, Sartre’ı severim, özellikle Fransız şairleri severim. Lisedeyken Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’u okumuştum; savaşın korkunçluğunu ve anlamsızlığını anlatan bu yapıt, yine de Mirilivis’in eseri kadar sarmamıştı beni. Ben daha çok eskileri okuyorum, klasikleri. Daha genç olsaydım yine eskileri çevirirdim. Modern resmi ve müziği seviyorum, fakat edebiyatı pek takip edemiyorum. Çağdaş Yunan edebiyatından ise sevdiğim Kavafis ve Elitis vardır. Ben, klasiklerdeki tadı modern edebiyattan tam alamıyorum. Yeri gelmişken şunu da söylemekte fayda var. Klasik yapıtlarda bir telif sorunu olduğundan; yerli yersiz her yayınevi (kısaltarak) basabiliyor bu kitapları. Bu yüzden klasiklerin tekrar, yetkin kişilerce çevrilmesinde fayda var diye düşünüyorum.

Sizin bir de Sapho çevirileriniz var. Böyle eski bir metni çevirmek sizi zorladı mı?

Çeviri dediğimiz şey, dile hakim olma meselesi temelde; ben de Türkçeyi çok iyi bildiğimi düşünüyorum. Türkçeyi iyi bildin mi istediğin gibi takla attırabilirsin cümlelere. Ben güçlük çekmedim. Aksine çok keyif aldım.

Panayotopulos’un Benzersiz Mevlâna adlı kitabını çevirdiniz. Mevlâya karşı özel bir ilginiz mi vardı, bu kitabı çevirmeye nasıl karar verdiniz?

Ben en başta ‘insan’a ve ‘insan olma’ya inanırım; ancak dindar adamın da elini öperim. ‘Dinci’ değil ama, dindar; bu ayrım çok önemli. Mevlâna evvela insandır.
Kitabın yazarı Anadolu’ya, Konya’ya gitmiş. Mevlâna’nın öğretisini anlatmışlar ona. 13. yüzyılın ortalarında Horasan dağları ile bozkırlarından kalkıp Konya'ya gelen Doğulu bir düşünür, o zamana kadar değişik kültür ve coğrafyalardan gelen bilgileri olağanüstü seziş ve duyuşunun perspektifi altında kullanarak asırlar sonraki dünyanın, bugünkü Batı Medeniyeti diye bildiğimiz felsefi sistemlerin temellerini atıyor... Mevlâna çok büyük! İnsan aklının en büyük temsilcilerinden. İnsan aklı konusunda Nietzsche kadar önemlidir. Rahatlıkla söyleyebilirim, asıl Rönesans İtalya’da değil, Konya’da doğdu. 13. Asrın Selçuklu Konya’sı Rönesans’ın beşiği olarak karşımıza çıkmış, tüm görkemiyle yükseliyor. Kendinden sonraki düşünürleri müthiş etkilemiştir. Mevlâna, “benimle senin aranda ne ben ne de sen vardır” demiştir. O, Türkiye’yi bütün dünyaya tanıtmıştır.
Yaptığım bu çeviri aslında baştan ayağa şiiridir. Düzyazıdır ama şiir gibidir.

İkinci dilden çeviriler hakkında neler düşünüyorsunuz?

Çok zor. Çevirmenin birkaç dilde çeviri yapması, söz konusu dillere hakim olduğu sürece, elbette mümkün. Çevirmen öğrendiği dile hakim değilse, dilin hokkabazı değilse bocalayabilir. İster istemez ağdalı ve pragmatik bir söyleme doğru kayabilir böylece; bu noktada ise çeviri tatsızlaşmaya başlar. Yağsız tuzsuz bir yemek misali. Çevrilen metin ilk çeviride zaten aslından bir şeyler yitiriyorken, bir de tutup da çevirinin çevirisini yapmak gerçekten büyük yetenek ister; imkânsız değil tabi ki, ama gerçekten çok zordur. Kayışdağı’nın eteğinden, suyu kaynağından içmek başkadır, aynı suyu damacanadan içmek başkadır. Su, evimize gelene kadar bir sürü işlemden geçer.

Yeni çeviri çalışmalarınız var mı?

Bu yaştan sonra insanın pek cesareti kalmıyor. Toparlanmada güçlük çekiyorum. Artık daha çabuk yoruluyorum. Mehmet Culum’un Alaçatılı diye bir kitabı var; biraz gücüm olsa, biraz da Yunancam daha yetkin olsa o kitabı çevirmek isterdim. Çevirmenin bunca çabasının esas mükâfatı ne olacak peki? Genelde hiç. Bana kalırsa, emek verilen metnin neşredildiğini görmek bile yeterlidir.

Mehmet H. Doğan ile Söyleşi

MEHMET H. DOĞAN

Söyleşen: Gonca Özmen

Gonca Özmen: Çağdaş Rus şiirinin önemli şairlerinden Voznesenski’nin ‘Oza’ adlı uzun şiirini, Turgay Gönenç’le birlikte, İngilizcesinden çevirdiniz. Aynı şairden Seçme Şiirler adlı bir kitap daha yayımladınız. Çevirmek için, niye Voznesenski’yi seçtiğinizi ve -kısaca- şiiri üzerine görüşlerinizi sorabilir miyim? Voznesenski’nin şiirlerindeki ritmi, sözcük oyunlarını, mecaz ve argoyu aktarmada ne gibi güçlüklerle karşılaştınız? Başka şiir çevirileriniz var mı?

Mehmet H. Doğan: Voznesenski’nin şiiriyle ilk kez, 1967’de, Teksas’ın San Antonio kentinde bir kitapçı dükkânında rastladığım Antiworlds and “The Fifth Ace” adlı seçmeler kitabıyla tanıştım. O güne kadar genç kuşak Sovyet şairlerinden yalnızca Yevtuşenko’yu tanıyordum. Sovyetler Birliği’nde Yirminci Kongre sonrasında Stalin kültünün yıkılışından ve Sosyalist Gerçekçilik akımının önce dünyada daha sonra da Sovyetler Birliği’nde sarsılmaya başlamasından sonra nasıl bir şiirin oluştuğunu merak ediyordum. Doğrusu, Yevtuşenko beni fazla etkilememişti, gösterişe (show) fazla düşkün bir şair izlenimi bırakmıştı bende. Voznesenski’nin şiirlerini okumaya başladıktan sonra haklı olduğumu hemen anladım. Onda, Mayakovski’deki devrimci atağı ve gücü, Pasternak’taki lirizmi, Yesenin’deki sadeliği ve içtenliği yeniden bulmuştum. Voznesenski, şiirinde “sözüm ona ilerleme”ye, çıkarcıların, duygusuzların, göğüslerinde bir yürek taşımayanların eline geçince baskı aracı haline dönüşen “kahrolası makine”ye karşı sevginin ve özgür insan ruhunun savunusunu üzerine alır. İnsani değerlerin baş koruyucusu olarak şair çıkar karşımıza. Bu eğilim, en çok da Oza adlı uzun şiirde görülür. Oza, XX.Kongreden sonra 1960’larda yeniden diriltilmeye çalışılan Zdanofçu sanat anlayışına karşı yükseltilmiş, şairin o yıllarda çektiği acıları da dile getiren cesur bir sesti. Bir kitap boyutunda olduğu için basımı öne çıktı. Daha önce de, Yeni Dergi’de Goya, Bir Beatnik Konuşuyor, Zenciler Türkü Söylüyor gibi başka şiirlerini de ilk kez ben çevirip yayımlamıştım. Daha sonra, öteki kitaplarından başka şiirler de çevirerek İyi Şeyler yayınları arasında Seçmeler kitabını yayımladım. Antiworlds bilingual bir basımdı. Çeviriler başta W.H.Auden olmak üzere seçkin İngiliz yazar ve şairler tarafından yapılmıştı. Şiirdeki ses ve uyak düzenini yakalamada ve yansıtmada, o sırada İzmir’de bulunan, Rusça bilen bir dosttan yardım da aldık.
Voznesenski’nin şiirini hâlâ seviyorum; ama ne yazık ki, son yıllarda ne yaptığını, neler yazdığını izleyemedim. 1992’de Strasburg’da bir Nâzım Hikmet sempozyumunda Radi Fiş’e rastladığımda, daha çok 1989 sonrasını kastederek, sorduğum ilk soru bu olmuştu. İnanmayacaksınız, Radi Fiş’in yanıtı şu oldu: “Sorma, son yıllarda çok dağıttı Voznesenski, İkinci Yeni gibi şiirler yazıyor!”
Çeşitli zamanlarda yapılmış başka şiir çevirilerim de oldu, ama önemsiz. Kendimi şiir çevirmeni sayamam ben.

G. Ö. : Voznesenski’nin Seçme Şiirler’ini, İ. Babel’i; U. Eco, C. Pavese, F. Kafka ve G. Lukacs’ı hangi dillerden çevirdiniz? Gerçi, Lukacs, Macarcadan başka, Fransızca ve Almanca da yazmıştır; ama, Avrupa Gerçekçiliği’nin özgün adı olarak “Studies in European Realism”in verilmesi, “İngilizce kitaplar da yazmış mı acaba?” yolunda bir düşünce uyandırdı bende. Çeviri yapabilecek düzeyde, İngilizce ve Fransızcadan başka yabancı dil biliyor musunuz? İkinci dilden çeviri konusunda ne düşündüğünüzü de merak ediyorum. Belki, bilimsel, felsefi ve sanat kuramıyla ilgili yapıtlarda ikinci dilden çeviriye hoşgörüyle bakılabilir. Ancak, yazın yapıtlarında, özellikle şiirde, yazarın/şairin biçeminden, dil ustalığı ve sesinden daha fazla uzaklaşmaya yol açmaz mı ikinci dilden çeviri?
Şiir çevirisinde, örneğin, ilk çevirmenin seçeceği herhangi bir sözcük, özgün metindeki ilgili sözcüğün anlamsal/duygusal çağrışımları ve sessel özellikleri yönünden kayıplar taşıyorsa; ikinci çevirmende, bu kayıp ve uzaklaşmalar bir kat daha artmaz mı? Bu bağlamda, Voznesenski’yi çevirirken, Fransızcaya yapılmış olanlardan ve Auden’in İngilizce çevirilerinden yararlandınız mı?
M.H.D.: Voznesenski, Babel, Eco, Pavese çevirilerini ve Kafka’nın bir tek öyküsünü (Bir Köpeğin Araştırmaları) İngilizceden, Garaudy ve Radiguet çevirilerini Fransızcadan yaptım. Lukacs’a gelince, Avrupa Gerçekçiliği’ni İngilizceden çevirdim. Ama şimdi siz söyleyince yeniden baktım, “Studies In European Realism” adlı kitapta bir İngiliz çevirmen adı verilmemiş; yalnızca “With an Introduction by Alfred Kazin” kaydı var. Kazin’in Giriş’inde de kitabın özgün dili üzerine bir şey yok, sadece kitabın “1930’ların o korkunç temizlik olayları sırasında Rusya’da” yazıldığı söyleniyor.
Hayır, İngilizceden ve Fransızcadan başka yabancı dil bilmiyorum; üstelik son otuz yıldır hep İngilizceden çeviri yaptığım için Fransızcadan çeviri alışkanlığını biraz yitirmiş de olabilirim.
Şiir dışında, bilim, felsefe, sanat kuramı üzerine yapıtlar gibi yazınsal yapıtların da (öykü, roman, deneme..vb.) ikinci dilden yapılmasında herhangi bir sakınca görmüyorum. Özellikle, İngilizceye başarıyla çevrilmiş yapıtlarda. Örneğin, Pavese’nin Ay ve Şenlik Ateşleri kitabının çevirisi, “Türkçede İtalyan Edebiyatı” üzerine uzun bir yazıda -şimdi nerede olduğunu, kimin yazdığını anımsamıyorum, yazık ki- “İngilizce çeviriden yapılmış olmasına karşın” başarılı olduğu söyleniyordu. Kafka’nın öyküsü için de aynı şeyi söyleyebilirim. İngilizce çevirmenin başarısından yararlanmışım demek ki!
Şiirdeyse, kimi şairlerin hiç çevrilemeyeceğini, kimi şairlerin ancak şairler tarafından çevrilebileceğini, kimi şairlerinse şiirden anlayan herkes tarafından çevrilebileceğini sanıyorum. Şiir elbette ki, çeviride birçok şey yitiriyor kendisinden; güçlü şairler bu yitişin üstesinden gelebiliyor, o zaman da “…ama aynı şiir mi?” sorusu çıkıyor ortaya. Anday’ın Annabel Lee, Orhan Veli’nin Aragon’dan Elsa’nın Gözleri, Charles Cros’dan Çirozname, François Villon’dan Asılmışların Baladı çevirileri gibi.

G. Ö. : Şiirle yakından ilgilenen biri olarak, edebiyat/şiir dergilerinde yayımlanan çeviri şiirlerle ilgili neler söylersiniz? Bunları, nicel yönden yeterli, nitelik yönünden iyi buluyor musunuz? İyi ya da başarılı şiir çevirisi deyince ne anlıyorsunuz? Örnekler verebilir misiniz? Ayrıca, Şiir Yıllıkları’nda, dergilerdeki çeviri şiirlerden/kitaplardan pek söz edilmemesi sizce de bir eksiklik değil mi? Sizin yıllıklarınızda, o yıl yayımlanan şiir kitapları arasında; çeviri olanlarına da yer vermenizi oldukça önemsiyordum ben.

M.H.D.: Edebiyat/şiir dergilerindeki çeviri şiirlerin çoğunu, en azından şimdilik, şairine dair bir tat vermesi yönünden yararlı buluyorum. Bunları gelecekteki çevirilere bir hazırlık olarak gördüğümü söylemeliyim. Cevat Çapan’ın editörlüğünü yaptığı Şiir Atlasları, İyi Şeyler arasında yayımlanan seçmeler, bu bakımdan şiir çevirmenleri için bir hazırlık okulu gibi. Ama çoğu şairin henüz gerçek çevirmenini bulduğunu söylemek zor. Örneğin Emily Dickinson, henüz gerçek çevirmenini bulamadı bence. Tamer’in kimi Lorca çevirileri dışında Lorca da. Yine de bu konudaki çabaları boşa harcanmış saymıyorum. Şiiri besleyen kanallardan biri olarak bakıyorum şiir çevirisine.
Şiir Yıllıklarında çeviri şiir kitaplarından söz edilmemesi bence de büyük bir eksiklik. Elden geldiğince izinin sürülmesi gerek.

G.Ö.: Annabel Lee’den alıntıladığınız iki dize için, “Poe’nun mu yoksa Melih Cevdet Anday’ın mı diyeceğiz şimdi,…” (Şiir ve Eleştiri, YKY, İst., Şubat 1998, s. 184) sözleriniz; şiir çevirisini bir yeniden yazma/söyleme, yaratma olarak anladığınızı gösteriyor sanırım. Sizce, şiir çevirisinde önemli olan, şairin biçemini, şiirin yapısını yansıtmak mıdır; yoksa akıcı, güzel bir Türkçeyle, sanki Türkçe yazılmış/söylenmiş gibi çevirmek mi? Bu bağlamda, çevirmenin yaratıcılığı, özgün metne katkıları ve “yaratıcı çeviri”yle ilgili görüşünüz nedir; biçem yönünden, Ataç’ın, Can Yücel’in çeviri anlayışına katılıyor musunuz?

M.H.D. Şiir çevirisi elbette ki bir yeniden yaratma serüvenidir. Annabel Lee çevirisine yalnızca “akıcı, güzel bir Türkçeyle yazılmış/söylenmiş” bir şiir diye bakabilir miyiz? Ayrıca, Anday, şairin biçemini, şiirin biçimini aslına yakın bir şekilde yansıtmaya ne denli özen gösterdiğini, e.e. cummings’den yaptığı bir şiir çevirisini çözümlediği bir yazısında apaçık gösterir. Türkçe yazma/söyleme, en başta Can Yücel olmak üzere, bir başka tür şiir çevirisi anlayışıdır, saygı gösteririm, ama bu tür çevirilerin özgün metni ve şairi ikinci planda tuttuğuna inanıyorum. Örneğin “Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin” dizesi, bütün espri gücüne karşın, “To be or not to be”nin karşılığı mıdır?
Ataç’ın Can Yücel’le aynı çeviri anlayışını paylaştığını söylemekse, çok zor. Düşünsenize, Ataç, doğru, anlaşılır bir çeviri için kendi arı Türkçe anlayışını bile bir kenara bırakırdı çevirilerinde. Aslolan şairin/yazarın biçemine olabildiğince sadık kalmaktır diye düşünüyorum. Ataç’ın Balzac’tan Otuzundaki Kadın, Alain Fornier’den Adsız Köşk vb. çevirileri çeviri edebiyatımızın hâlâ en başında anılması gereken örnekleridir.

G. Ö. : Çeviri kitaplar üzerine yazılanların büyük çoğunluğu tanıtma yazısı niteliğinde. Çevrilen yapıtın konusu, kahramanları, yazarı ve Türkçeye çevrilmiş diğer yapıtlarından söz edildikten sonra; her zaman olmamakla birlikte, bir-iki cümleyle çeviriye de değiniliyor: “Akıcı bir dille aktarılmış.”, “Rahat okunuyor” … vb. Ülkemizde, çeviri eleştirisinin eksikliği ve gerekliliği konusunda ne düşünüyorsunuz?

M.H.D. Ne yazık ki öyle. Jameson gibi çelik çekirdek bir dili olan yazardan bir kitap çeviriyorsunuz, aylarca alnınızın damarı çatlamış. Dergide, gazetede bir yazı çıkıyor kitap üzerine. Çeviriden söz yok; Jameson hakkında, kitap hakkında genel geçer birtakım şeyler söyleniyor; amaç, yazı sahibinin neler neler bildiğini göstermek okuyana. Akademisyenlerin bir tür afra tafrası. Peki çevirmen bu zor işi başarmış mı, başaramamış mı? Başarmışsa neden iki sözcükle değerlendirmiyorsun bunu? Başaramamışsa neden göstermiyorsun nedenini, niçinini? Ondan da geçtim, Aristoteles’ten çevirdiğim, YKY yayınları arasında sekiz baskı yapan Retorik (1995) çevirisinin, 2002’de Aristoteles üzerine yayımlanmış bir kitabın önsözünde adı bile geçmemektedir. Sayın felsefe profesörüne göre böyle bir çeviri yayımlanmamıştır Türkçede! Susan Sontag’ın bence en iyi romanı olan Yanardağ Sevgilim’den söz edildiğini de duymadım kaç yıldır. Çeviri eleştirisi…Böyle bir şey var mı bizde?

G. Ö. : Postmodern edebiyat kuramının, sanatı bir oyun/zevk aracı olarak gören, yazarı/şairi “öldüren”, kolaj gibi teknikleri benimseyen anlayışının; bazı çevirmenlerimizi de etkilediğini görmekteyiz. Örneğin, Georges Perec’in Kayboluş romanına, çevirmenin, özgün metinde olmayan bölümler eklemesi gibi. Bazı çevirmenlerin, politik/ahlaksal/dinsel/ulusçu nedenlerle sansür uyguladığı, kendince gereksiz gördüğü ya da zorlandığı bazı cümle/dize, paragraf, bazen bölümleri çıkardığına da rastlanıyor. Çevirmenin buna hakkı var mıdır? Bu ve benzerleri (serbest çeviri/yorumlama, ölçü/uyak için sözcük/dize ekleme/çıkarma vb.) yazara/şaire, metnine, okura bir saygısızlık değil midir? Bilim, felsefe ya da sanatla ilgili kuramsal koca bir kitabın, sadece birkaç bölümünün çevrilip, hiçbir açıklama yapılmadan, özgün adıyla yayımlanmasına ne diyorsunuz? Dil bilmeyen okuyucuları aldatmak olmuyor mu bu? Eskiden yapılmış, özellikle MEB yayınları arasında çıkmış, bazı çevirilerin birtakım sözcük ya da cümlelerini değiştirerek, bazen buna bile gerek duymadan, başka bir çevirmenin (gerçekte olmayan birinin) adıyla yayımlanmasını anımsayarak soruyorum: Çeviri etiğinin ilkeleri neler olmalıdır sizce? Bu emek sömürüsüyle ilgili olarak, hukuksal önlemler yok mu, neler yapılabilir/yapılmalıdır? Gerçek çevirmenlerse, emeğinin karşılığını alamama bir yana; Türk Ceza Yasası’nın 301. maddesine göre, yayıncı ya da editörlerce seçilen, belki de içeriğine/düşüncelerine katılmadıkları bir kitabı çevirdikleri için bile sorumlu tutulup yargılanabiliyorlar. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, çevirmeni koruyor mu?

M.H.D. Postmodern’den söz etmeyin bana. Yalan yanlış anlaşılmış bir ‘postmodernlik’ adına ne cambazlıklar yapılıyor; Perec çevirisinde olduğu gibi ne sahtecilikler yapılıyor, elbette biliyorum ve onaylamıyorum bunları. Elbette ki, dil bilmeyen okuru aldatmadır, saygısızlıktır bunlar. Çevirmenin, hangi nedenle olursa olsun, bu gibi eklemelere, çıkarmalara, değiştirmelere, kolajlara hakkı yoktur.
Ama bu suçu bir kez de ben işledim: Caudwell’in Illusion and Reality adlı, şiir kuramı üzerine çok önemli kitabını çevirdim 1977’de. Son bölümü: ‘Şiirin Geleceği’ bölümünü, ne yazık ki, kitaptan çıkartmak zorunda kaldık. 141-142 sayılı yasaların en şiddetli biçimde uygulamada olduğu o yıllarda bu bölümün yayımlanması, kitabın “komünizmi övme” suçu ile toplatılmasına ve çevirmenin parmaklıklar arkasına gitmesine neden olacaktı. Danıştığımız bütün avukatlar böyle söylüyordu. Ya bu suçu işleyerek bu riske atılacaktık ya da ondan daha küçük, ilerde telafi edilecek bir başka suçu: o bölümü kitaptan çıkartma suçunu işleyerek, şiir üzerine batıda da büyük yeri olan kitabı o haliyle okura ulaştıracaktık. Biz de öyle yaptık ve Yanılsama ve Gerçeklik 1977’de son bölüm eksik olarak yayımlandı. Şimdi işlediğim suça rağmen iyi ettiğimi sanıyorum, çünkü yaşı ellinin üzerinde birçok şairin o kitaptan büyük ölçüde yararlandığını gördüm, biliyorum. 1977’den 2007’ye, ne hikmetse, hâlâ ikinci baskıda duran ama hâlâ satışta olan Yanılsama ve Gerçeklik’in üçüncü baskısına o bölümü ekleyebiliriz artık. “İlerde telafi edilir” derken bunu kastediyorum.
MEB yayınları üzerine de bir anım var, onu da ileteyim: 1980’lerde Conrad’ın Nostromo adlı büyük romanını çevirmeye soyunmuştum. Conrad’ın bütün kitapları gibi büyük bir cesaret işiydi bu, biliyordum. Romanın 1940’larda MEB yayınlarından çıkmış bir çevirisi olduğundan da haberim vardı. O çeviriyi zar zor buldum, takıldığım yerlerde yararlanmak için fotokopisini yaptırdım. Fakat daha ilk sayfalarda şaşırdım, çevirmen, Conrad’ın hemen bütün romanlarına koyduğu, kitabın yazılış öyküsü denilebilecek ‘Yazarın Notu’ bölümüyle birlikte ilk beş on sayfayı atlamıştı. Kim bilir neden? Daha sonra ise, uzun betimlemelerin birkaç sözcükle geçiştirilmiş olduğunu gördüm. Örneğin, Conrad’ın bir paragraf boyunca, yelesinden toynaklarına en ince ayrıntısına kadar çizdiği bir arap atı betimlemesi, çeviride yalnızca ‘fıstık gibi bir küheylan’ olarak geçiyordu. Tabii, bir süre sonra bir kenara bıraktım bu çeviriyi, kendi başımın çaresine bakmayı yeğledim.
Yine bir başka örnek: McCullers’ın Yalnız Bir Avcıdır Yürek’ini çevirirken Fransızca çevirisi de elimin altındaydı. Bir yerde, bir türlü anlamadığım, çeviremediğim bir cümle için Fransızca çeviriye baktığımda, çevirmenin o cümleyi es geçtiğini gördüm. Belli ki, o da kıvıramamıştı orasını. Benim ne yaptığımı şimdi anımsamıyorum, ama atlamadım, bir şekilde çevirdim.
Başkalarının çevirisini orasında burasında birtakım değişiklikler yaparak yeniden yayımlamanın ‘hırsızlık’tan başka bir adı var mı? Ne yazık ki, kitabın da para etmeye başladığı günümüzde bu gibi karmanyolacılığa başvuranlar çok; özellikle de dünya klasikleri adlı dizilerde. Bir çevirmenin bir yıl içinde buna benzer yirmi kitap çevirdiğini görüyoruz!

301.Madde hâlâ Demokles’in kılıcı gibi üzerimizde asılı duruyor. Bir yandan da, yeni anayasada düşünce ve yazma özgürlüğünün sonuna kadar korunacağından söz ediliyor. Bu aldatmaca böylece sürmesin dilerim. Asıl emek sömürüsü ise, özellikle de toplumcu olduklarını boyuna ileri süren kimi yayınevi sahiplerince yapılıyor. Bazı yayınevleri anlaşma diye bir şey yapmıyor. Yapılan anlaşmalarsa nalıncı keseri gibi yayınevinin çıkarlarını koruyacak biçimde düzenleniyor. Örneğin, yayınevleri, çeviri sözleşmesine, kitabı hangi tarihte teslim edeceğinizi madde olarak koyuyor da kendilerinin en geç ne zaman yayımlayacaklarını koymuyor. Bu şekilde yıllardır bekleyen çevirilerim var, hem de büyük yayınevlerinde. Geçen yıl, batan bir yayınevi (onlar faaliyetlerine son verdiklerini söylüyor!) yaptığı bütün anlaşmaları keyfi olarak feshetti bir mektupla. Bir arkadaşım, bir yayınevinden telif alacağını, iki yıl sonra, o da ancak mahkemeye verme tehdidiyle alabildi. Çeviri ücreti olarak saptanan rakamlarsa yeterli olmaktan uzak. Bir de bunu dört ay sonra, dörde bölerek ödeme şartı eklenince, çeviri emeği tam bir komediye dönüşüyor.
Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu çevirmeni korusaydı bütün bunlar olur muydu?

G. Ö. : Yeni Dergi, planlı/programlı yayın politikası, iyi seçilmiş metinleri, nitelikli çevirileri ve özel sayılarıyla; güncel sanat ve düşünce tartışmalarını gündeme getirmesi, çağdaş düşünür, yazar ve şairleri tanıtmasıyla döneminde etkili olmuş dergilerden. Yayımladığı yazın ve sanat kuramıyla ilgili -özellikle- çeviri yazılarla (inceleme ve eleştirilerle), Türk düşünce dünyasına büyük katkıda bulunan Yeni Dergi’nin ve titizliği, ciddiyeti, yanlışsız/özenli yazma/yayımlama konusundaki dil özeniyle Memet Fuat’ın, bir eleştirmen/çevirmen olan sizin üzerinizde de etkileri oldu mu?

M.H.D. : Yanılsama ve Gerçeklik’i çevirdiğimi duyunca Memet Fuat’ın coşkusu inanılmazdı. Meğer onun da başucu kitaplarındanmış. Hiçbir yayıneviyle anlaşmadan başlamıştım çeviriye. Memet Fuat D yayınlarından çıkarabileceklerini söylüyordu, ama çeviri bittiğinde D yayınevinin eski mali gücü kalmamıştı. Çevirinin birçok bölümü daha kitap yayımlanmadan Yeni Dergi’de yayımlandı o günler, anımsayan anımsayacaktır. Memet Fuat, gerek çeviri, gerekse telif yazılarım için her zaman destek olmuştur bana.

G. Ö. : 1961 Anayasası’nın, düşünce ve yayın alanında getirdiği –sınırlı- özgürlük ortamında, çeviri etkinlikleri hız kazanmış; siz de Garaudy, Lukacs, Caudwell, G. Thomson… gibi Marksist düşünür ve estetikçilerin sanat/yazın kuramı alanında önemli yeri olan yapıtlarını Türkçeye kazandırdınız. Frazer’den Aristoteles, Jameson ve Eco’ya; Kafka’dan, Conrad, Pavese, McCullers ve Sontag’a …; 60’lı yıllardan başlayarak 2000’li yıllara; yazından felsefeye, sanat kuramı ve estetiğe, otuza yakın çeviri yaptınız. İlk çevirilerinizi yaptığınız 60’lı,70’li yıllarda; bilim/felsefe/sanat kuramı alanlarında zengin bir kültürel tabanın, birikimin olmayışı; üzerinde anlaşılmış yerleşik terimlerin, yani terminoloji birliğinin olmayışı ne gibi güçlük ve engeller yarattı?
M.H.D. : Çeviri kitaplarımın sayısı kırkı aştı bugün. Cogito, Sanat Dünyası, Kitap-lık...vb. dergilerde yayımlanan, kitaplaşmamış yüzlerce yazıyı saymıyorum.
Bugün herkesin –bilerek, bilmeyerek- kullandığı “yabancılaşma” terimini ilk olarak Selahattin Hilav’ın bulduğunu ve kullandığını, bu ve bunun gibi başka olaylara bizim yaşam serüvenimizde tanık olduğumuzu söylersem, o günler hangi koşullar içinde çeviri yaptığımızı daha iyi anlatmış olurum. ‘Sosyal Yayınlar’ın, ‘Sol Yayınlar’ın ilk kitapları benzer terminoloji karmaşası içinde yayımlanıyordu. Kimi ‘vetire’, kimi ‘süreç’ diyordu. Kimi Farsça, Arapça terimlere, kimi öztürkçe terimlere tutunarak aşmaya çalışıyordu güçlükleri. Felsefe, toplumbilim, ruhbilim vb. ile ilgili terimler sözlüklerinin hemen tamamı 70’lerden sonra yayımlanmaya başladı. O zamanlar kuramsal çeviriler yapmak gerçekten de bir şövalyelikti. Benim, Estetik üzerine henüz bir elin parmakları kadar telif ya da çeviri yapıtın bulunmadığı bir zamanda giriştiğim 100 Soruda Estetik incelemesi de böylesine bağışlanamayacak bir şövalyelikti. İngilizce, Fransızca metinler olmasaydı ne yapardım, kim bilir? Bugün olsa aynı cesareti gösterebilir miyim, sanmıyorum. Ama iyi ki, o çeviriler yapılmış, yoksa bugün yanlışlıkları gösterilip daha doğru çevirileri yapılabilir miydi? Çevirmen de, okur da o engellerle dolu yolu bir şekilde geçmek zorundaydı. Yara bere alarak da olsa.

G. Ö. : Şiir ve Eleştiri kitabınızın Sunu’sunda, büyük bir heyecanla, o kadar emek vererek çevirdiğiniz yapıtların yayımlandıktan sonra suskunluk ve ilgisizlikle karşılanmasının yarattığı burukluğu belirterek, J. G. Frazer’dan çevirdiğiniz iki ciltlik Altın Dal gibi önemli bir yapıtın tanıtım yazısını da kendiniz yazmanız nedeniyle serzenişte bulunuyorsunuz. Peki, hiç değilse, maddi olarak emeğinizin karşılığını aldığınızı söyleyebilir misiniz? Türkiye’de çevirinin parasal getirisi ne düzeyde?

M.H.D. Ben çeviriye başladığımda çevirinin parasal getirisi diye bir şey yoktu kafamda. Düşündüğüm tek şey, bir güzelliğin, dil bilmeyen insanlara ulaştırılmasıydı. İlk çeviri girişimim olan Raymond Radiguet’nin İçimizdeki Şeytan çevirisini sırf kendim için yapmıştım. 50’lerde, dergilerde yayımlanan birkaç şiirim dışında, edebiyat yaşamının uzağında olduğum için, herhangi bir yerde yayımlamak aklımdan da geçmiyordu. Zaten ben çeviriyi bitirdikten kısa süre sonra aynı yapıtın Oktay Akbal tarafından yapılan çevirisi bir gazetede tefrika edilmeye başlamıştı. Kendimi ilk denemem de bu yolla oldu. Daha sonra, aynı yazarın öteki romanı, Orgel Kontunun Balosu çevirisi elimde Yaşar Nabi’nin karşısına çıktığımda ikinci dersimi aldım. Yaşar Nabi, Radiguet’den başka kitap yayımlamayı düşünmediklerini, ama istersem kendilerine çeviri yapabileceğimi söyledi ve kocaman bir kitap uzattı bana. Şimdi ne olduğunu anımsamıyorum; kendisine bu kitabın daha önceden çevrilmiş olduğunu söylediğimdeyse, “Zararı yok siz yine de çevirin,” dedi ve çok kısa bir süre verdi. Kibarca, “Başka kapıya,” diyordu bana. Ben de bir daha Varlık’ın kapısını hiç çalmadım.
1980’lerin ortalarına kadar forma, yani 16 sayfa başına ödeme yapılırdı ve bu, baskı sayısı ne olursa olsun değişmezdi. Önemli bir ücret de değildi bu. Çerezlik. Bunun ne büyük bir sömürü olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Örneğin, çok önemli kuramsal çeviri kitaplarımın yayımcısı olan bir yayınevi, 10-15 yıl önce çıkmış kitapların hâlâ tükenmediğinden söz ediyor bugün!
Son yirmi yıldır, baskı sayısı X kitap fiyatı’nın yüzdesiyle orantılı olarak yapılan çeviri ücretinin, eskisine göre daha güvenli bir yönü vardı, ama onda da baskı sayısının gerçekliği yine yayımcının insafına kalıyordu. Son yıllarda çıkarılan bandrol alma zorunluluğu bunu ne derece önlüyor, bilmiyorum, ama dediğim gibi, eskisinden daha iyi. Güvenilir editörlerle, iyi çevirmenlerle çalışan, düzenli ödeme yapan, baskı sayısında hile yapmayan, kitap tükendiğinde ikinci, üçüncü baskıyı hemen yapan, yapmayacaksa çeviriyi serbest bırakan birkaç profesyonel yayınevinin olması çevirmeni rahatlatan bir şey.
Yine de Türkiye’de çevirinin parasal getirisinin öyle parlak olduğunu söyleyemem. Avrupa ülkeleriyle karşılaştırma yapılamayacak kadar düşük bizde çeviri ücreti. Baskı sayılarının oradakinden çok düşük olması, satışların ne yazar hatta ne de devlet tarafından kontrol edilememesi de ayrı sorun.

G. Ö. : “Bence dünyanın o güne kadar yazılmış bu en güzel aşk romanı” dediğiniz (Şiir ve Eleştiri, s. 184), Radiguet’nin İçimizdeki Şeytan’ının Türkçe çevirisi Fransızcasındaki şiirselliğinden bir şeyler kaybetti mi? Çevirdiğinizden yıllarca sonra yayımlanabildikleri için, Radiguet’nin İçimizdeki Şeytan ve Orgel Kontu’nun Balosu adlı romanlarını, eskiyen dilleri nedeniyle, bir bakıma yeniden çevirmişsiniz. (1940’lı yıllarda yapılmış çevirilerin bile, dillerini hiç yenileştirmeden yeni basımlarını yapan MEB yayınları ilgililerinin kulakları çınlasın!) Hazırladığınız Şiir Yıllıkları’nda da dil ve yanlışlıklar konusunda –başta dizgi yanlışlıkları olmak üzere- ne kadar titiz davrandığınızı, bu nedenle üzüldüğünüzü ve bir sonraki yıllıkta bunları düzelttiğinizi (hatta, 1999 Şiir Yıllığı’nda, daha önce yayımlanan altı yıllıktaki yanlışların tek tek gösterildiği Doğru-Yanlış cetvelleri hazırladığınızı) biliyoruz. Her kitabın özellikle çevirilerin yeni basımlarında, gözden geçirilmeleri gerekmez mi? Yazardan çevirmene, editörden yayıncıya; bunda birçok kişinin sorumluluğunun olduğunu düşünüyorum. (Bu arada, yanılmıyorsam, U. Eco’nun bir kitabını, kötü çevirisi nedeniyle yapılan eleştiriler üzerine, piyasadan çeken ve yeni bir çevirisini yayımlayan Can Yayınları gibi yayınevi, yayıncı ve editörlerin olduğunu da unutmuş değilim.) Bilimsel, felsefi ve kuramsal kitaplarda ad ve kavram dizinlerinin olmaması bile bence büyük bir eksiklik. Siz ne dersiniz?

M.H.D. : Radiguet’nin ‘İçimizdeki Şeytan’ı bence hâlâ dünyanın en güzel aşk romanı. Kim bilir kaç kez okudum, daha kaç kez okuyacağım! Her okuyuşta hâlâ insanın içini titreten satırlar buluyorum. Şiirselliğinin en büyük kanıtı da bu değil mi zaten? Bu bana göre elbette; ne de olsa ilk çocuğum benim. Metnin şiirselliği, Fransızcasından bir şeyler yitirip yitirmediği okurun karar vereceği bir şey.
Radiguet’den 1952-1955 arasında yaptığım çevirileri 1987 ve 1989’da yayımlamaya kalktığımda hemen hemen yeniden çevirmek zorunda kalmıştım, doğru. Doğaldı bu. Dilleri o kadar eskimişti ki! Şiir/Edebiyat/Dil birikimimde de büyük değişiklikler olmuştu 25 yılda.
Carson McCullers’dan çevirdiğim Yalnız Bir Avcıdır Yürek, Ralph Ellison’dan çevirdiğim Görülmeyen Adam çevirileri için de, aradan o kadar uzun süre geçmemiş olsa da, aynı şeyi yaptım. Görülmeyen Adam’ı ikinci kez çevirdim. Üçüncü kez nerdeyse yeniden çevirdiğim Yalnız Bir Avcıdır Yürek ise İş Bankası Kültür Yayınları’nda iki yıldır bekliyor, bakalım ne zaman çıkacak!
Kuramsal çevirilerde, çevirinin doğruluğu biçemden daha önemli olduğu için fazla bir sorun çıkmıyor gibi. Zaman zaman onlarda da düzeltmeler yapmak gereği oluyor. Bu tür çevirilerde ad ve kavram dizinleri elbette çok önemli. Gelişen bilgisayar tekniğiyle kolayca yapılıyor da bu. Yeter ki yayınevi bunun gereğine inansın.

G. Ö. : Bilimle, felsefeyle, yazın/sanat kuramıyla ilgili çoğu temel kitap; ülkemizde, Batı’da yayımlandıktan yıllarca sonra okur karşısına çıkarken; Garaudy’nin D’un Realisme Sans Rivages (1963) yapıtının Kafka ile ilgili bölümü, iki yıl sonra, sizin çevirinizle yayımlandı (1965); birer yıl arayla da Picasso (1966) ve Saint-John Perse (1967) bölümleri. Garaudy sizce hangi açılardan önemli, düşünce/yazın dünyasına katkıları neler olmuştur? Başta Garaudy olmak üzere Lukacs, Thomson, Fischer … gibi Marksist kuramcıları, siz, C. Çapan, A. Cemal; Barthes’ı T. Yücel, Joyce’u M. Belge … gibi çevirmenler çevirdikleri için şanslı sayıyorum ben. Okumuşsunuzdur sanırım, bir süre önce yayımlanan bir yazıda, Lukacs’ın “Macar köylüsü” diye anılarak küçümsenmesi konusunda ne dersiniz? Lukacs’ın, örneğin, Kafka ile ilgili değerlendirmelerine katılıyor musunuz?

M.H.D. : Garaudy’nin D’un Réalisme Sans Rivages’ı Fransa’da 1963’te çıkmıştı. Batıda sanat edebiyat çevrelerinde, dayatmalı sosyalist gerçekçilik düşüncesine karşı ilk karşı çıkışların başladığı yıllardı 1960’ların başı. Bizde de Memet Fuat’ın Yeni Dergi’si, ilk sayısında, “...her şeyden önce, başka dillerdeki sanat olaylarını, düşünce tartışmalarını dilimize aktarmak amacı güdeceğini” açıklıyordu. Kısa zamanda, Yeni Dergi çevresinde daha çok genç çevirmenlerden bir grup oluştu. Memet Fuat’ın kendisi koyu bir Marksist olduğu halde, Ortodoks Marksist sanat anlayışına karşı çıkan yeni görüşleri, tartışmaları dergisinde öne çıkarmakta tereddüt etmiyordu. Bu yüzden, hepimize olduğu gibi ona da ‘reformist’, ‘revizyonist’ ‘liberal’… gibi saldırılar başlamıştı. Bir başka yazımda da söylediğim gibi, Yeni Dergi o yıllar edebiyatımızda, bir yandan yasakçı yasa maddelerine, bir yandan da Zdanofçu sanat-edebiyat anlayışına karşı, özgürlükçü batı düşüncesine açılmış bir pencereydi. Bu pencereden Garaudy, Fischer gibi, Yapısalcılık gibi yeni kişiler, yeni anlayışlar, Thomson gibi, Lukacs gibi nispeten daha Ortodoks anlayışlar da giriyordu tabii. Ama bunların hepsi bizde o güne kadar bilinmeyen, yaygınlaşmayan düşünceler, akımlardı. Edebi belleğin dolum günleriydi o günler, hiçbir şey yabana atılmıyordu. Ayrışmalar, tartışmalar bir süre sonra başlayacaktı. Yeni Dergi’nin her Özel Sayısı, yeni bir okur tipi yetiştiren birer okul niteliğinde oluyordu.
Bu uyanış günlerini yaşamayan, her şeyi hazırlop önünde bulan, baba-zengini, mirasyedi bir kuşağın Lukacs’a ‘Macar Köylüsü’ demesi, ancak onun düşünsel yoksulluğuyla açıklanabilir. O günler Lukacs’ın Kafka karşısındaki tutumu bizce de biliniyordu, ama Lukacs’a ‘Macar Köylüsü’ demek aklımızdan geçmezdi; olsa olsa onun neden Kafka’ya karşı olduğunu anlamaya çalışırdık.
Beni Garaudy’ye çeken de bu olmuştu ilk bakışta. Onun Kafka, Picasso ve Saint-John Perse gibi sözüm ona Sosyalist Gerçekçi sanat anlayışının kendisinden saymadığı üç sanatçıyı ele alıp bunların gerçekçiliğin sınırlarını genişlettiğini, hem de Marksçı sanat adına ileri sürmesi bizim bakış açımızı, görüş ufkumuzu genişletiyordu; bundan büyük bir mutluluk duyuyorduk. Aragon, kitaba yazdığı önsözde, “Söz konusu olan, Marx’çılığın revizyonu değil, tam tersine. Önceki durumuna kavuşturulmasıdır. Ve tarihte, bilimde, edebiyat eleştirisinde dogmacı uygulamadan, yetke kanıtlarından, ağızları tıkayan ve tartışmayı olanaksız kılan –Kutsal kitaplara- göndermelerden kurtulmaktır” diyordu. Bizim aradığımız da buydu zaten.

G. Ö. : Çevirmenliğe şu anda ve şu andaki düşünceleriniz, sanat anlayışınız ve birikiminizle başlasaydınız; çevirdikleriniz arasında yer almayanlar ya da önceliği alacaklara eklenenler kimler olurdu? Yazarını, yapıtı beğenmediğiniz halde, yayıncının, editörün isteğiyle çevirdikleriniz oldu mu? Bir çevirinin başarısında, çevirmenin; çevirdiği yazara/şaire, yapıta duyduğu ilgi/sevgi etkili olur mu?

M.H.D. Ben özellikle böyle geçmişe, tarihe dönük varsayımlardan hoşlanmıyorum: Orhan Veli 36’sında ölmeyip 70’ine, 80’ine kadar yaşasaydı nasıl bir şair olurdu? Böyle bir sorunun yanıtı olur mu, olsa bile doğru olur mu?
Ben çeviriye, demin de söylediğim gibi, beni bir anda çarpan, kişisel yaşamıma da uygun düşen –ben de âşıktım o günler!- bir aşk romanı ile başladım: İçimizdeki Şeytan. Bu güzelliğin yalnızca bende kalmayıp başkalarına da ulaşmasını istiyordum. Bütün çeviri serüvenimde güttüğüm tek ilke bu oldu. Onun için de başlarda ilk öneri hep benden gidiyordu yayıncıya: “Şu kitabı çeviriyorum, basar mısınız?” Arada, yayıncı dostlardan gelen çeviri önerilerini ancak kitabı okuduktan ya da inceledikten sonra kabul ediyordum. Örneğin, Ralph Ellison diye bir Amerikan romancısını böyle tanıdım, sevgili Aydın Emeç’in bana bir armağanı sayıyorum onu ben; ne yazık ki, XX. Yüzyılın en büyük romanları arasında sayılan Görülmeyen Adam, piyasa romanları kalabalığı arasında güme gitmiş bir romandır bugün. Kurt Vonnegut Jr.’ı da (Şampiyonların Kahvaltısı) Aydın tanıtmıştı bana. Giderek, yaşam koşullarının zorlamasıyla, çevirmenlik daha büyük yer tutmaya başladı hayatımda. Bu durumda bile, her önerileni çevirmek gibi bir zorunluluğum olmadı. Çevirmesem de olurdu diyeceğim kitaplar yok mu çevirdiklerim arasında? Olmaz olur mu, ama işin tuhaf tarafı, en kısa zamanda en büyük getiriyi getirenler de bunlar oldu, isim vermeyeyim şimdi. Mutlaka çevirmek isteyip de çeviremediklerim de var, içimde ukde olarak kaldı bunlar. Örneğin, Pascal Quignard’ın Dünyanın Bütün Sabahları. Örneğin, İsak Babel’in, Bütün Öyküleri. 1970’lerin başında Babel’den bir seçme öyküler çevirmiştim: Güvercinliğimin Hikâyesi. Geçen yıl Babel’in Bütün Yapıtları’nın yeni bir çevirisini buldum, eski aşkım depreşti Babel’e karşı. Kızıl Süvariler ve Odesa Öyküleri’nden başlayarak bütün öykülerini çevirmeye başladım şimdi. Babel benim için Sovyet edebiyatında Gorki’den sonra en büyük öykücüdür. Odun kafalıların kurbanı olarak Sibirya’da sürgünde öldürülmüş bir eşsiz yetenek. Uzun bir önsözle, Türkçede yeniden tanıtmak istiyorum Babel’i. Gelecek yılın tasarılarından biri bu.

G. Ö. : Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Eklemek istedikleriniz var mı?
M.H.D. : Ben teşekkür ederim. Çevirilerden açılınca sözün sonu gelmez, ama zaten bir haylı baş ağrıttığımız için burada keselim isterseniz. Ç.N.’ye başarılar diliyorum.

Yusuf Eradam ile Söyleşi

SÖYLEŞİ

Yusuf Eradam

Eğitim durumunuz?
Doktora ve sonrası… emekli olmuş kıdemli profesör.

Çeviri eğitimi aldınız mı?
Evet. Darüşşafaka Lisesi ve Hacettepe Üniversitesi’nde öğrenciliğim sırasında.

Nasıl bir sosyal çevrede yetiştiniz?
Gelir düzeyi çok düşük olan bir çevrede. Babam işçiydi. Yatılı okuldaki baskıcı ve disiplinci bir idarecilik ama bugün üniversitelerde bile olmadığını iddia edebileceğim kaliteli öğretmenlerden dersler aldığımız bir Darüşşafaka ve daha sonra da Hacettepe’dir öğretimimde gurur ile sözünü etmek istediğim kurumlar.

Ne zamandan beri çeviri işiyle uğraşıyorsunuz?
“Uğraşmak” sözcüğünü “yaptığınız çevirilerin yayımlanmaya başlaması” olarak yorumlarsak 1981’den bu yana. Ama İngilizce öğrenmeye başladığım 1965 yılından beri kafam iki dilde dönüp duruyor.

Hangi dilden çeviriler yapıyorsunuz?
İngilizce’den. Fransızcam orta düzeyde.

Ne tür çeviriler yapıyorsunuz?
Şiir, öykü, nadiren deneme, bilimsel inceleme ve roman.

Şimdiye kadar kaç kitap, şiir ya da öykü çevirdiniz?
Çok sayıda çevirdim ve düzeltisini yaptım, fakat yayımlanmış kitap olarak sayarsak galiba yakında yayınlanacak olanı da sayarsam yedi kitap etmiş.

Çevirdiğiniz yapıtları ya da yazarları nasıl seçiyorsunuz? Kişisel tercihlerinizden mi yola çıkıyorsunuz? Yoksa yayınevinin istediği yazar ve kitapları mı çeviriyorsunuz?
Kişisel tercihlerim ön plandadır, ama nadiren yayınevi ya da bir dostun tavsiye ettiği kitabı okuduktan sonra çevirmezsem mutsuz olacağımı anlarsam çevirmişimdir.

Çeviri anlayışınızın kısa, genel bir tanımını yapar mısınız?
Söyledim 8inci sorunun yanıtında. Beni mutlu edecek bir yapıt olmalı, zamanımı boşa harcadığıma inanmamalıyım, gerek bana, gerekse içinde yaşadığım dünyaya yararlı olduğuna inanmam gerek, yarar derken de para değil kastettiğim. Bu yüzden de, daha sonra popüler olup çok satan birkaç kitabı çevirmeyi reddetmişimdir. Hatta telifi alınmasın demişimdir. Erkekler Mars’tan, Kadınlar Venüs’ten buna bir örnektir. Toni Morrison, Nobel almadan yıllar önce önermişimdir bu yazarın kitaplarının telifini alın, büyüyecek diye…

Çeviri yaparken sizce hangisi daha önemli, “Birebir çevirmek mi”, “Anlamın aktarılması mı”? Hangi koşullarda serbest veya bağlı çeviri yapılmalıdır?
Belli amaçlar dışında, anlamın doğru ve denklik ilkelerine uygun çevrilmesidir, erek dilde yeniden yaratılmasıdır benim çeviriden anladığım. Nasıl deriz Türkçe’de, nasıl derler İngilizce’de diye düşünürüm başlangıcında. Sonra diyelim uyak, diyelim yazarın biçemi ya da belliyse okuyucu kitlesi vb. birçok başka unsur devreye girer etkilemek ya da yönlendirmek için çeviriyi. Bence istediğiniz derecede serbest çeviri yapmak çevirmenin “etik” duruşuna ve gereksinimlerine göre değişir… Kendisine, yapıta ihanet etmediğine inanma derecesi de farklı farklıdır. Bu meselenin bir çözümü, tek bir yanıtı olduğunu sanmıyorum, derin meseledir. Örneğin ideolojik duruşunuz ile değiştirebiliyorsunuz metni. Yazarın niyeti olmayan bir yöne gidebiliyor yapıt. Son çevirdiğim yapıt, The Pillowman (Yastıkadam) adlı oyunda öldürülen çocukların hepsi Yahudi mahallesinden. Şimdi öyle çevirip oynatmanın alemi yok. Oyun harika, 2004 yılında Lawrence Olivier ödülü almış değerli bir yapıt, her şeyden önemlisi yaratıcı insanlara yapılan işkence konusunu ciddi bir felsefi tartışma halinde sunuyor. Burada, Yahudi yanlılığı ya da düşmanlığı yapmanın yapıtın evrensel yanlarını zedeleyeceğini, ya da Yahudi/Musevi düşmanlığını baki kılmak yolunda yahut da bu düşmanlığın bellekten silmemek adına herhangi bir çalışmada emeğimin geçmesini istemediğim için mahalleyi “Öteki” mahalle yaptım. Her ülkenin, her tarihsel dönemin “ötekileri” farklı olabilir. İllet “ötekileştirmektir, antagonizma tuzağıdır” bana göre. Böylesi, etik, ideolojik ya da ticari kaygılar ile yapıt farklılaşarak çevrilebilir.

Çeviri yaparken genellikle karşılaştığınız güçlükler nelerdir? Çevirinin temel sorunu, yani denklik ilkesi, nasıl çevirirsem özgün metne asgari ihanet etmiş olurum acaba? İkinci olarak da, kültürel farklılıklardan Türkçe’de ya da erek dilde bulunmayan sözcükler, jargon ya da terminoloji. Beyzbol terminolojisi ya da Türkçe’ye özgü ikilemeler vb. gibi.
Amaç dilde karşılığı olmayan sözcük, olay, biçem ve söylemleri nasıl aktarıyor sunuz? Bir örnekle açıklar mısınız? Denklik ilkesine bağlı kalarak ve çeşitli başka endişeler güderek karar veririm. Eserin metinsel bütünlüğünü zedelemeden bir karşılık bulmaya çalışırım. Bizde olmayan spor terimleri, örneğin beyzbol gibi bir oyunun terimleri oluşturulurken ya da daha önce sözünü ettiğim siyasi yanlış anlamalara yol açmasın diye Yahudi mahallesine “Öteki” mahalle deyişim örnek olabilir. Deyimler ve atasözlerinde de kültürel farklılıklar yüzünden sözcüğü sözcüğüne çeviri yapılması olanaksız olabilir, bu durumda da denklik ilkesine göre bir karşılık bulunur.
Bir edebi eserin çevirisinde hangi yöntemi yeğlersiniz? “Yabancılaştırma mı”, “Yerlileştirme mi”? Duruma, amaca göre değişir bu kararım. Bazen üçüncü, dördüncü bir yol da olanaklıdır. Can Yücel’in “A Midsummer Night’s Dream” çevirisi (Bahar Noktası) bir çeviri başyapıtı olarak da kabul edilebilir. Fakat, özellikle sahnede izlediğimde fark ettim ki usta çevirmenin yetmişine merdiven dayamışken yaptığı bu çeviri çevirmenin o yaşının gereği bir Osmanlıca ve deyimsel bir dil bilgisini gerektiriyor ve oyunun kişileştirmesine aykırı düşebilecek bir dil örneğin genç karakterlere fazlasıyla büyük bir dil görünüyordu. Genç bir karakterin o dili bilmesi ve yerli yerinde kullanması olanaksızdır. Çeviri, bir metin olarak başyapıt gibi görünse de, sahnede başlı başına ayrı bir karakter gibi karakterlere üstünlük sağlayan bir yaratık gibi de durabiliyordu. Ama Can Yücel usta kadar olmasa da yerlileştirmeye yakın, bizden bir dil ve biçemi yeğlerdim. Fakat Ullysses gibi bir yapıt ise İrlanda kültürüne, İngilizce’nin İrlanda coğrafyasında kullanımına ve biçem kendine özgülükleri yüzünden yabancılaştırma kullanılarak çevrilmesi belki de daha doğru olmuştur. Nitekim çevirmen de İrlandalı bir eşe sahip, o kültüre vakıf biri olmuştu. Yerinde bir çevirmen seçimiydi bana göre. Çeviri tartışılabilir olsa bile. Elimizi vicdanımıza koyup, ben daha iyi çeviremezdim diyebildiğimizde işte, yabancılaştırma ya da yerlileştirme yöntemleri yerini bulmuş demektir.

Kaynak ve amaç dilin kültür, toplum ve tarih değerlerini yeterince tanıyor musunuz? Tanıyorsam çeviriyorum, ya da bilmediğim yerlerde çalışıyor, öğreniyorum, bilmediğim alanlarda bilgi ediniyorum. Çevirmen, iyi bir okuyucu da olmalıdır.
Kaynak ve amaç dilin gelişim ve değişimleri hakkındaki bilgilerinizi güncellemek için neler yapıyorsunuz? Okuyorum, yeni gelişmeleri izlemeye çalışıyorum. Dilin gelişim ve değişimlerinden haberdar olurken iki dilde düşünüp çözümler bulmaya çalışıyorum. Yeni duyduğum bir ifade ya da deyimi nasıl çevirirdim diye düşünürüm.

Hangi Türkçe/yabancı televizyon kanallarını ve hangi Türkçe/yabancı gazeteleri takip ediyorsunuz?
Radikal, Cumhuriyet ve çeşitli dergileri takip ediyorum. Digitürk’ten sinema kanallarındaki filmleri izleyip güncel İngilizceyi izlemeye çalışıyorum. İzlerken mutlaka özgün dilinde ve altyazı varsa Türkçe izliyorum. Fransızca bilgimi de taze tutabilmek için Fransızca filmleri, İngilizce alt yazı ile izliyorum.

Yurtdışında ne kadar kaldınız? Yurtdışına ne kadar sıklıkla gidiyorsunuz?
Düzenli bir sıklık yok. Gerek oldukça gidiyorum yurtdışına. İki kez hocalık nedeniyle olmak üzere dört kez Amerika, iki kez İngiltere, Fransa, İrlanda, İtalya gibi ülkelere gittim. Her seferinde en çok dört ay kadar kalabildim. Yurtdışı benim için yalnızlık ve mutsuzluk dönemleri olmuştur. Kendi dilim ve kültürüm içinde yaşamayı yeğliyorum.

Çevirmenlerin tercüme için uğraştıkları dilin edebiyatını bilmeleri gerekir mi?
Edebi çeviri yapıyorlarsa evet. Edebiyat tarihi bilgisinden çok edebi akımlar, biçemler, dilin farklı kullanımlarına vakıf olmalılar.
Yazarın biçemi, sizin çevirmen olarak biçeminizi de bir ölçüde belirliyor ya da etkiliyor mu? Kuşkusuz etkiler. Özellikle tümce yapıları. Emily Dickinson’un örneğin, tek tümceden oluşma bir şiirini yine tek tümce halinde çevirmeye çalışmak gerekir ve bu ciddi bir dil disiplini, bilgisi ve cesareti gerektirir. Biçeme bu anlamda sadakat şarttır.

Kaynak dildeki iletişimsel etkinin amaç dilde uyandırılması için neler yapıyorsunuz?
Anlaşılır olmaya, yaşayan Türkçeye yakın bir dil kullanmaya çalışıyorum. Türkçe’den İngilizce’ye yaptığım örneğin şiir çevirilerinde ise en büyük sıkıntıyı sözcük seçimlerinde (diction) yaşıyorum. İyi bir “thesaurus” kullanmaya gayret ediyorum ve şiir dili yerine şarkı sözlerine yakın bir dil ortaya çıkarmamaya gayret ediyorum.

Metinde sunulan dünyanın sizin düşüncenizde somutlaşamaması durumunda ne gibi sorunlar ortaya çıkıyor? Nasıl çözümler getiriyorsunuz?
O metnin tonu, havası amaç dilde ona en yakın nasıl çevrilebilir diye düşünüyorum bu kez. O dilin bir uzmanına, uzman bir native speaker’a soruyorum, onunla oturup bu metnin benim kafamda da somutlaşmasını sağlamaya çalışıyorum. Metnin sahibi hayattaysa, kendisine metni biraz açıklamasını rica ediyorum. Bir Amerikalı arkadaşımla Behçet Aysan’ın bir şiirin çevirirken bir dizenin çevirisi bir önceki dizeye aitse başka türlü, sonrasında gelene bağlı ise başka türlü bir çeviri çıkıyordu. Ama rahmetli Aysan, kendisine o dizenin nereye ait ve bağlantılı olarak çevirmemizi istediğini sorduğumuzda, kararı bize bırakmıştı bütün alçak gönüllüğü ile, “Nasıl anlıyorsanız” diyerek.

Yapıttaki olayların yaşandığı mekânları tanımak da, çeviri aşamasında çevirmenin dağarcığını geliştiren faktördür kuşkusuz. Çeviri süresinde çevirdiğiniz yapıt için hiç seyahat yaptınız mı? Evet, Paul Auster’ın New York Üçlemesi’ni çevirirken yazarla Brooklyn’deki çalışma odasında görüştüm, kendisiyle roman üzerine söyleşi yaptım. New York’u romanı okuyarak dolaştım. Yaptığım söyleşi ve romanın benim yaptığım çözümlemesi yazarı da şaşırtmıştı. Cumhuriyet kitapta ve Aşk Bir Şiddet Eylemidir adlı kitabımda bu söyleşi yayımlandı.

Yazarın hayatı hakkında bilgi, yapacağınız çeviride sizin için ne kadar önemli?
Yapıta göre değişir. Çok önemli de olabilir. Hiçbir önemi de olmayabilir. Metni, yazardan bağımsız düşünmek de mümkündür.

Çeviri yaparken herhangi bir kaynağa başvurma ihtiyacı duyuyor musunuz?
Elbette. Çeşitli sözlükler, thesaurus vb. Bunların yanı sıra eserin kültürel, tarihi açıdan anlaşılır olmasını sağlayan kitaplara da başvururum. Harita, şehir planı, efsaneler, masallardan alıntı vb. varsa o yapıtların tamamının daha önce nasıl çevrildiğini de bilmek gerek.

Çeviride Türkçenin yetersiz olduğunu düşünüyor musunuz?
Tabii ki hayır. Böyle bir aşağılık kompleksi içinde değilim. Belli kültürel farklılıklar dışında her dil tüm dünya yaşantılarına bir karşılık getirir, haliyle de o karşılıklar çeviride kullanılabilir. Türkçemiz, zengin bir dildir.

Sizce çevirmen kendi düşünce ve yorumlarını eserinde yansıtmalı mı, yoksa eseri sadece yazarın gözüyle mi aktarmalıdır? Diğer bir deyişle çeviride yazarın sesi mi, çevirmenin sesi mi duyulmalıdır?
Yazarın sesi duyulmalıdır. Çevirmen egosunu dizginlemeli, gösteriyi çalmaya girişmemelidir. Bir aktaran, taşıyıcı, aracı olduğunu unutmadan, esere asgari düzeyde ihanet etmeye gayret etmelidir.

Neden şiirler, hemen her zaman şairler ya da şair ruhlu çevirmenler tarafından çevrilmiştir? Şiir çevirisi düzyazı çevirisinden daha mı zordur, neden?
Çevirene göre değişir. Çevirmenler gerek bilgi birikimleri, gerekse bireysel tercihleri doğrultusunda şiir ya da düzyazı çevirmeye eğilimli olabilirler. Ben, kendimi şiir çevirirken daha mutlu hissediyorum. Şairliğim yüzünden de olabilir bu, şiir çevirilerimin daha iyi olduğunu sanmamdan da kaynaklanıyor olabilir.

Edebi çeviride de uzmanlaşma gerekiyor mu?
Evet, her alanda çevirmen uzmanlaşmaya gitmelidir ve en becerikli olduğu alanda at koşturmalıdır.

Çeviri yaklaşımınız metin türüne göre değişiyor mu?
Evet değişiyor. Çeviri yaklaşımını zaten metin türü belirler. Metnin türünü göz ardı etmek yanlış olur.
Bazı çevirmenler çevireceği kitaplara sevdalanırlarmış ve böylelikle çok daha nitelikli çeviriler ortaya çıkarmış. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Katılıyorum. Melville’in Katip Bartleby öyküsüne sevdalanmasaydım dördüncü çevirisini ben yapmalıyım mutlaka diye tutturmazdım. Sylvia Plath’ın Ariel şiirlerini de aynı sevda ile çevirdim.

Çeviri mesleğinin avantajları, dezavantajları nelerdir?
Avantajı, çevirmene dil ve kültür alanlarında çok şey öğretiyor ve kazandırıyor olmasıdır. Maddi kazanç başta olmak üzere birçok dezavantajı da vardır. Profesyonel çevirmen olmadıkça, ya da çok satan kitaplar çevirmedikçe çeviri işi para getirmeyen bir iştir memleketimizde. Tabii, eserin yazarının tanınması ama çevirmenini kimsenin bilmeyişi de dezavantajların en sıklıkla yaşananıdır. Paul Auster hayranı biri ile tanışmıştım bir gezide. Amerikan Kültürü ve Edebiyatı hocası olduğumu öğrenince, New York Üçlemesi’ni okuduğunu söylemişti. Birinci kitap Cam Kent ve üçüncü kitap Kilitli Oda’yı benim çevirdiğimi öğrenince de çok şaşırmıştı. Okuduğum birkaç kitabın çevirmeninin Asım Bezirci olduğunu, çevirmen ancak Sivas’ta Madımak Oteli’nde öldürüldükten sonra öğrenmiştim. Çeviri, başta çevirmenine hayırsızlık edebilir. Ariel’in ikinci baskısını yayımlamak isteyen ve hiçbir yabancı dil bilmeyen yayınevi sahibi, ben yeni bir sözleşme istediğim zaman, “Yeniden çevirmeyeceksiniz ki, taş atıp da kolunuz mu yoruluyor,” gibi bir karşılıkla emeğimi küçümseme cüretini de gösterebilmişti.

Ortak çeviri hakkında ne düşünüyor sunuz? Tek ve ortak çalışma arasında nasıl farklar olabilir? Bence usta bir editörden geçerse tek kişi çevirmiş gibi de görünebilir, fakat çoğunlukla daha iyi çevirmene düşüyor bu görev. O da kendi iyi çevirisine halel gelmemesi için gösterilen bir fedakârlıkla olabiliyor ancak. Üstelik, hayat boyu bu emek göz ardı edilip eser hep o ikisinin çevirisi olarak bilinebiliyor.

Aynı kitabın birden fazla çevirisinde farklılıklar sergilenmektedir, sizce bunun sebebi nedir?
Bilgi birikim farklılıkları, okuma hataları, dil ve kültürel bilgi eksiklikleri, çevirmen tercihleri ya da satış kaygıları etkili olabiliyor.

Sizce yazarın işi mi, çevirmenin işi mi zor, neden?
Elbette çevirmenin işi daha zordur çünkü yazar eserini çevrilebilsin diye yazmaz, ya da yazmamalıdır.

Yayınevlerinin sizden talepleri oluyor mu, bunu nasıl karşılıyorsunuz?
Yayınevlerinin ya da bireylerin, örneğin tiyatro kumpanyalarının talepleri olabiliyor. Eseri okuduktan sonra çevirmezsem büyük bir hata olur diye bir karara varırsam çeviririm ancak. Profesyonel bir çevirmen değilim, yani ekmeğimi çeviriden kazanmıyorum, bu yüzden de eserin benimle önemli bir yaşam kaygısı ve dünyaya bakış açısında çakışmasını yeğlerim karar verirken.

Çevirilerinizde çalıştığınız yayınevinin yorumları var mı?
Nadiren de olsa, yapılıyor.

Çevirdiğiniz yapıtlardan ödül aldığınız oldu mu?
Bir çeviri öyküm ödül aldı Amerika’da. Onun dışında hiçbir çevirimi hiçbir çeviri ödülüne aday göstermedim ki ödül alsın. Ödül okuyucudan geliyor. Ariel çevirisini yaptıktan sonra başka bir çevirmenin benim çevirimi gördükten sonra kendi çevirisini yayımlatmamaya karar vermiş olması da bana göre bir ödüldür.

Çeviri eleştirileri yapıyor musunuz?
Evet, birçok yayınım var bu alanda da.

Çeviribilim alanında yapılan çalışmaları takip ediyor musunuz?
Eskiden daha çok takip ederdim. Artık rastlantısal olarak takip edebiliyorum.

Çeviri dışında uğraştığınız başka işleriniz var mı?
Evet yazarlık, öğretim üyeliği, sinema, müzik ve fotoğrafçılık.

Çeviri için yayınevlerinin verdiği süre yeterli mi?
Ben yavaş ve temkinli bir çevirmenim, bu yüzden de süre hiçbir zaman yeterli olmamıştır.

Sizce iyi bir çevirmen olmanın şartları neler?
Her iki dili de çok iyi bilmek; metne ihaneti asgari düzeyde tutmaya çalışmak; eserin başkasına ait olduğunu kabullenmek; satış kaygılarına burun kıvırmak vb.

Bağlı olduğunuz herhangi bir çeviri derneği var mı? Çevirmenlerin örgütlenmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?
Çevbir’in kurucu üyeleri arasında imzam var. Örgütlenmek şarttır.

Çevirmenler üniversitelerle ne kadar işbirliği içindeler? Sizce bu konuda neler yapılmalı?
Yeterli değil bence. Birleşerek üniversitelerle çeşitli projeler geliştirebilir çevirmenler. Tarihe yön verenler arasında çevirmenlerin önemi yadsınamayacak kadar büyüktür. Bu bilinirse, bütün kurumlar da iyi çevirmenlerin yolunu açmak üzere daha cömert davranmalıdırlar.

REKİN TEKSOY İLE SÖYLEŞİ

REKİN TEKSOY İLE SÖYLEŞİ

Söyleşen: Gonca Özmen

Gonca Özmen: Sevgili Rekin Teksoy, öncelikle çeviri yapmaya ne zaman ve nasıl başladığınızı sormak istiyorum. Örneğin, Decameron’u çevirmenizi bir yayıncı (Erdal Öz) önermiş. Kendi seçiminiz/isteğiniz doğrultusunda, beğendiğiniz için dilimize kazandırmak, okuyucularla paylaşmak amacıyla neler çevirdiniz? Birtakım nedenlerle, sevmediğiniz halde çevirdiğiniz yazarlar/yapıtlar oldu mu?

Rekin Teksoy: Çeviri yapmaya öğrencilik yıllarımda başladım. O yıllarda İngilizce Reader’s Digest, Fransızca Séléction gibi aile ortamına yönelik aylık dergilerden uyarlanan Bütün Dünya, Her Ay gibi dergiler vardı. Bu dergilere çeviriler yapıyordum. Geçenlerde, internette “Cinairoman com” adlı bir sitenin yöneticileri, sahaflardan aldıkları 1949 yılı Temmuz ayı tarihli Dünyada Her Ay dergisinde bir çevirimi bulmuşlar. J.D. Carr’ın Conan Doyle’un yaşamına ilişkin kitabının çok uzun bir özeti. Yazıyı sitelerinde yayımladılar. 58 yıl önce yapmış olduğum çevirinin ‘muharrir, talebe, harp’ gibi eskimiş sözcükleri dışında eleştirilecek bir yönünün olmamasına sevindim. Çevirdiğim ilk kitap ise Françoise Sagan’ın Bonjour Trestesse’idir. Üniversite öğreniminden sonra burslu olarak gittiğim İtalya’da çevirmiştim, İstanbul’da yayımlanmakta olan Tan gazetesi için. Kitabı “Günaydın Hüzün” başlığıyla çevirmiştim. Gazetede “Babam ve Metresleri” başlığıyla “tefrika” edildi. Bir sonraki çevirim Aziz Nesin’in Düşün Yayınevi için pek de severek yapmadığım Toplumsal Güvenlik oldu. Çalışanların emeklilik ve benzeri haklarını ele alan kitabın yazarının adını anımsamıyorum. 1960 öncesinde Ankara’da askerlik görevimi yaparken çevirdiğim Fransız sinema tarihçisi Georges Sadoul’un Sinema Tarihi ise yayıncı bulamadı. Pelür kâğıdına daktilo ile yazılmış müsvettesi hala duruyor. Önemsediğim ilk çevirim Curzio Malaparte’nin Kadınlar da Savaşı Yitirdi adlı oyunudur. İkinci Dünya Savaşını kadınların da yitirdiğini vurgulayan bu çarpıcı oyun Muhsin Ertuğrul yönetimindeki Şehir Tiyatrosunun, şimdi yerinde yeller esen o güzelim Tepebaşı sahnesinde oynandı. Daha sonraki çevirilerimin tümü, kendi seçimimdir (Decameron’u, çevirilerimi yayımlamakta olan Erdal Öz’un önerdiği doğrudur.) Hangi yazarları çevirdiğime gelince Camillo Boito, Italo Svevo, Cesare Pavese, Italo Calvino, Dino Buzzati, Luigi Malerba, Pier Paolo Pasolini, Federico Fellini, Oriana Fallaci, Dario Fo, Milan Kundera gibi çağdaş yazarlar ve Carlo Goldoni, Giovanni Boccaccio, Dante Alighieri, Niccolò Machiavelli gibi klasik yazarlar.

G. Ö. : Sizce, Türkçedeki mevcut çeviriler İtalyan edebiyatını tanıtacak yeterlikte ve nitelikte mi? İtalyan edebiyatından, Türkçede eksikliğini duyup çevirmek/çevrilmesini istedikleriniz arasında başka neler var? Çeviri uğraşınızı sürdürüyorsanız eğer, devam eden çalışmanız/ çalışmalarınızla ilgili bilgi verir misiniz? Çevirip de yayımlatamadığınız ya da beğenmediğiniz için yayımlatmadıklarınız oldu mu?

R. T. : Türkçede eksikliğini duyup çevrilmesini beklediğim roman, Giovanni Verga’nın başyapıtı Malavoglialar. Luchino Visconti yeni gerçekçi sinemanın ilk örneklerinden La Terra Trema’yı (Yer Sarsılıyor) bu romanın bir bölümünden sinemaya uyarlamıştı. İtalyanca bilen iki, üç genç arkadaşıma önerdim ama içinden çıkamadılar. Dino Buzzati’nin öykülerinin tümünün de dilimize kazandırılmasını özlerim hep. Çeviri yapmayı sürdürmüyorum. Şu ara yine bir sinema kitabı yazmaktayım. İletişim Fakültesi öğrencilerinin ve sinema meraklılarının çok işine yarayacağını düşündüğüm ansiklopedik bir sinema sözlüğü. Yayımlatamadığım çevirimden yukarıda söz etmiştim.


G. Ö. : İtalyanca dışında başka yabancı dil/diller biliyor musunuz? İtalyanca ile Türkçe yapı bakımından benzerlikler taşıyor mu; çeviride sorun yaratan başlıca farklılıkları neler? İtalyan dilindeki yöresellik, farklı lehçelerin şive özelliklerinin yazı diline de geçirilmesi yanında; kendine özgü deyimlerini, argosunu, söz oyunlarını (espriler, alaylar, dolaylı anlatım, değişmeceler, eğretilemeler, vb.) aktarırken eşdeğerlerini bulmak güçlükler yaratıyordur mutlaka. Çünkü, burada çevrilen sadece bir dil olmamakta, bir kültürün özellikleri başka bir kültüre aktarılmaktadır. Bu bağlamda, örneğin, Türkçede eşdeğeri bulunmayan bir deyimi nasıl çevirdiniz? Bu durumla ilgili örnekler verebilir misiniz?

R. T. : İtalyancadan başka diller biliyorum. Türkçe ile Latince kökenli diller arasında elbette ki yapısal benzerlikler yok. Ama benzerlik olmayışının çeviriyi zorlaştırdığını sanmıyorum. Ana dilini iyi bilen, iyi kullanan bir çevirmenin üstesinden gelemeyeceği bir zorlukla karşılaşacağını düşünmüyorum. Goldoni’nin İki Efendinin Uşağı’nı çevirirken söz oyunlarını aktarmakta güçlük çekmedim. Commedia dell’Arte’nin kurucularından Goldoni’nin tümcelerini, denk geldiğinde bizim “orta oyunu” geleneğimizden esinlenerek aktardım. Örneğin Truffaldino’ya (Uşak) “Allah uzun ömürler versin efendim” dedirttim.

“Aklım canım sana emanet”
“Rezalet bu rezalet”

“Efendim yine iki kişi, ama artık biri dişi”

“ Seni rezil seni”
* Seni sefil seni”

gibi ses uyumuna özen gösteren konuşmalar kullandım. Oyunun sonunu da şöyle bağladım:

“Evet efendim. At binenin kılıç kuşananın, iki efendi de
akıllı uşağın. Aslında ince eleyip sık dokumadan girdim bu
işe.Çok sürmedi ama, şu tazeye gönlümü kaptırıp da her şeyi
açıklamasaydım kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Çok çektim,
çok da kusur işledim. Umarım durumum efendilerimce dikkate
alınır, her ne ettimse bağışlanır”

Sonuçta Goldoni’ye de Türkçeye de ihanet etmeyen bir çeviri çıktı ortaya. Avni Dilligil Tiyatro Ödülleri seçiciler kurulu da böyle düşünmüş olmalı ki o yılın (1983) en iyi çeviri ödülünü verdi.

G. Ö. : 13.-14. yüzyıllar İtalyancasıyla yazılmış olan, Dante’nin İlahi Komedya’sı ile Boccaccio’nun Decameron’unu ve 16. yüzyılda yazılmış olan Machiavelli’nin Prens’ini Türkçeye aktarırken, İtalyancanın o zamanlardan günümüze geçirdiği gelişim/değişimler, o dönemlerin kültürel özellikleri; Dante’nin kullandığı kişi/yer adları, olaylar ve sembollerin anlamını yorumlamak, tarihsel/mitolojik/dinsel göndermelerini çözümlemek sizi oldukça uğraştırmıştır kuşkusuz. İyi dil bilmenin ötesinde, döneminin dünya anlayışı/görüşleri, bilimleri, Roma ve Yunan klasik sanatı/sanatçılarıyla ansiklopedik bilgileri de gerektiren bu yapıtları çevirirken ne gibi sorunlarla karşılaştınız ve ne gibi çözümler ürettiniz? Günümüz İtalyan okuru, bu yapıtları zorlanmadan, sadece sözlüğe bakıp eski sözcüklerin anlamını öğrenmekle okuyup anlayabilir mi; yoksa, İtalyanca, sözdizimi gibi yapısal düzeyde değişiklikler de geçiren bir dil mi?

R. T. : Bizim “Divan Şiirimizle” günümüz Türkçesi arasındaki kopukluk, Dante’nin, Boccaccio’nun, Machiavelli’nin kullandıkları dille günümüz İtalyancası arasında yok. Dante İlahi Komedya’yı Latince yerine “halk ağzıyla” (İtalyanca) yazmaya karar verince hangi lehçeyi kullanacağı sorunuyla karşılaşır. Siyasal bir birlikten yoksun İtalya’da halk dilinin birçok lehçesi vardır. Dante Toscana lehçesinde karar kılar. Bu lehçeyi sokaktaki insanın anlayabileceği bir biçimde geliştirerek bugünkü İtalyancanın kurucusu olur. Günümüz İtalyan okuru Dante’nin, Boccaccio’nun, Machiavelli’nin yapıtlarını okurken sözlüğe bile başvurmak zorunda kalmayabilir. Bu olgu bunca yüzyıldır İtalyancanın aynı kaldığı anlamına gelmez. İtalyanca o dönemin sözcüklerine yenilerini katarak zenginleşmiştir. Dante’yi çevirirken karşılaştığım en büyük zorluk kitapta yer alan yüzlerce kişi ve olayı “çevirmenin notu” olarak açıklayabilmek için yaptığım araştırmalar oldu. Çevirinin önsözünde de belirttiğim gibi “Sıradışı bir aşka, mitoloji, tarih ve kutsal metinlerle de desteklenen gerçeküstücü bir ortamda yakılan bir ağıt olarak da değerlendirilebilecek olan İlahi Komedya’nın tarihten, felsefeden dinbilime, gökbilime, geometriye uzanan bir ansiklopedi niteliği de taşıması bir başka özelliğidir.” Beni şaşırtan, yazılı kaynakların, iletişim olanaklarının onca sınırlı olduğu bir dönemde, Dante’nin bu kadar çok kişi ve olayı saptayıp şiirinin arasına serpiştirebilmiş olmasıydı. Çeviride yararlandığım dört değişik İtalyanca baskı ile Fransızca ve İngilizce çevirilerin kimi kez birbirleriyle çelişen notlarından ve İtalyanca kaynaklardan yararlanılarak yapılan Türkçe açıklamaların güvenilir bir sonuca ulaştığını sanıyorum.

G. Ö. : İlahi Komedya gibi, yazınsaldeğer ve hacim olarak oldukça büyük, 14233 dizelik bir yapıtı Türkçeye kazandırdınız. Hem de şiir olarak. Bizde, Mevlânâ’nın Mesnevi’sinden Hafız Divanı’na, Faust’tan İlahi Komedya’ya, bu tür yapıtların çoğunlukla düzyazı çevirileri yapılmıştır. Puşkin’in şiir-romanı Yevgeniy Onegin’i İngilizceye çevirmek ve 1100 sayfalık bir yorum yazmak için 15 yıl uğraşan Nabokov, romanın uyaklı olarak çevrilmesinin olanaksızlığına değinerek, düzyazı olarak çevirmiştir. Bu tür, şiir olarak çevrilmesi zor yapıtların düzyazı çevirileri neler kaybettirmektedir?

R. T. : Şiir ile yazılmış bir yapıtı düzyazı olarak çevirmek o yapıt konusunda genel bir fikir verebilir. Düzyazı çeviriyi, gördüğünüz bir filmi bir arkadaşınıza anlatmaya benzetirim hep. Arkadaşınız filmin konusunu, özelliklerini öğrenir ama görüntülerinden yoksun kalır. Oysa filmin can damarı görüntüdür. Düzyazı olarak çevrilen şiir de can damarından yoksun kalmış demektir.

G. Ö. : İtalyancada sözcüklerin ünlü harflerle bitmesinden yararlanılarak, terza rima denilen uyak düzeniyle yazılmış olan İlahi Komedya’yı, bu uyak düzeninin başka bir dile aktarılmasını olanaksız gördüğünüz için, serbest koşukla aktarmışsınız. Uyak için anlamdan, sözdiziminden sapmaları benimseyen çevirmenleri de görüyoruz. İlahi Komedya’yı çevirirken başka ne gibi çeviri kararları alıp ne gibi stratejiler uyguladınız?

R. T. : Terza Rima Dante’nin olağanüstü bir buluşu. İtalyanca sözcüklerin ünlülerle sonuçlanmasından yararlanan Dante, üçlüklerden oluşan yapıtında ikinci dizenin son sözcüğünün son harfine, bir sonraki üçlüğün birinci ve üçüncü dizelerinin sonunda da yer verir.İlahi Komedya’nın Cehennem bölümünün üçüncü “kanto”sundan bir örnek:

Diverse lingue, orribili favelle
parole di dolore, accenti d’ira,
voci alte e fioche, e suon di man con elle

facevano un tumulto, il qual s’aggira
sempre in quell’aura senza tempo tinta,
come la rena quando turbo spira (*)

Başka bir dilde uygulama olanağı olmayan bu düzenin getirdiği zorluğu aşmanın tek yolu Fransızca ve İngilizce çevirilerde olduğu gibi İlahi Komedya’yı serbest koşukla çevirmekti. Çeviriyi yaparken uyak için anlamdan sapmalar yaptığımı sanmıyorum. Dante’nin amacı İlahi Komedya’ya sokaktaki adamın da okuyup anlayabileceği bir yalınlık kazandırmaktı. Çeviride de aynı ilkeyi benimsedim.


G. Ö. : Faust, Ulysses, Kur’an, İlahi Komedya … gibi yapıtlar üzerine yapılan yorumların, çevirilerindeki açıklamaların çokluğu; bunlarda açık olmayan, “karanlık” dize ve cümlelerden yani sembollerden, göndermelerden, dilden kaynaklanmaktadır. Akademik çeviriler için gerekli olan bu tür açıklamalar, ortalama okuru ikide bir ana metinden ayırması, metnin takip edilip kavranmasında zorluk yaratması nedeniyle sıkıcı olmaz mı?

R. T. : Açıklamaların İlahi Komedya’nın ne denli yoğun bir metin olduğunu vurguladığını düşünüyorum. İlahi Komedya’yı okuyacak olanlara önerim, günde bir ya da iki kanto okumaları. İlk okumada açıklamaları da dikkate almaları. İkinci okumada ise kantoyu mutlaka yüksek sesle okuyarak tadına varmaları. Dante’nin gömülü olduğu Ravenna’daki San Francesco Kilisesinde her yıl yapılan Dante Etkinlikleri kapsamında, bir kantoyu Türkçe olarak okuduğumda, kiliseyi tıklım tıklım dolduran dinleyiciler, on beş dakika süren kantoyu çıt çıkarmadan dinleyip coşkulu alkışlarla ödüllendirdiler. Alkışlar bana değil, Yunus Emre’den, Karacaoğlan’dan Nazım Hikmet’e uzanan ozanlarımızın bir kuyumcu titizliğiyle geliştirdikleri güzelim “Türkçemizeydi”. Kantoları yüksek sesle okuyacak olanların, çevirinin “sesini” yakalayacaklarını sanıyorum.

G. Ö. : Decameron’u ve İlahi Komedya’yı çevirmek için ikişer yıla yakın uğraşmışsınız. İlahi Komedya’nın Önsöz’ünde, “İlahi Komedya çevirisi iki yıla yakın (Kasım 1996-Ağustos 1998) sürede tamamlandı. Bu süre boyunca gündüzlerim, gecelerim İlahi Komedya ile birlikte geçti,” diyorsunuz ve yolculuklarınızda uçaklarda, otellerde bile çeviriye ara vermeyip onunla uğraşmayı sürdürdüğünüzü belirtiyorsunuz. Güç bir işi başarmanın, İtalya Cumhurbaşkanınca Kültür Şövalyesi sanıyla ödüllendirilmenin ve İtalyan Senatosu çeviri ödülüne değer bulunmanızın sağladığı psikolojik doyumu bir yana bırakırsak; maddi olarak emeğinizin karşılığını alabildiğinizi düşünüyor musunuz?

R. T. : Ülkemizde bir çevirmenin emeğinin karşılığını maddi olarak da alması henüz bir ütopya. Üzücü olan, zaman zaman çevirmenin emeğine saygı bile gösterilmemesi. Trabzon Devlet Tiyatrosu İki Efendinin Uşağı çevirimi oynadığında bastırılan afişte, yönetmenden ışıkçıya kadar birçok ada yer verilmişti. Ama çevirmenin adı yoktu. Devlet Tiyatroları 20 Nisan 1994 tarihli yazısında bu durumu şöyle açıklamıştı: ‘Trabzon bölgemizin bir ürünü olan oyunun afişi Ankara’da basılmış, bir şanssızlık eseri, aradaki iletişim eksikliği böylesine üzücü bir yanlışlığa neden olmuştur. Açıklamanın ne denli “açıklayıcı” olduğunu okurların takdirine bırakıyorum. Şu ara Kadınlar da Savaşı Yitirdi çevirimin Dram-Art tiyatrosu tarafından oynanmakta olduğunu internetten öğrendim. Hiç olmazsa telefon edip haber verme inceliğini göstermeseler de, çevirmen olarak adımı belirtmişler. Yine şu ara Kocaeli Şehir Tiyatrosunun da İki Efendinin Uşağı’nı oynadığını gazete haberlerinden öğrendim. Gazetelerin kültür servislerine yolladıkları resimli bilgide yine çevirmen adı yoktu. Yadırgamadım çünkü gazetelere, dergilere tiyatro eleştirileri yazan anlı şanlı eleştirmenlerimiz de, yazılarında çoğu kez çevirmenin adına yer vermezler. (Sıcağı sıcağına bir örnek: Bu yazının yazıldığı sırada, 4 Aralık 07 tarihli Cumhuriyet gazetesinde, ülkemizde ilk kez oynanan Jean Racine’in Bayazıt adlı oyununu değerlendiren Dikmen Gürün imzalı yazıda çevirmen adı yoktur.)

G. Ö. : Pasolini’nin Gramsci’nin Külleri’nden başka şiir çevirileriniz var mı? Şiir çevirisini bir “uyarlama” saydığınızı, “şair/yazar Türkçe yazsaydı nasıl yazardı?” anlayışını benimseyerek, “çeviri kokmayan” bir çeviri kaygısında olduğunuzu biliyoruz. Bu yaklaşım, şairin/yazarın biçeminden bir uzaklaşmayı getirmez mi? Tahsin Yücel gibi, çevirinin “çeviri kokmasından” yana olanlar da var. Ne dersiniz?

R. T. : Yalnız şiirde değil, roman, öykü çevirilerinde de “yazar Türkçe yazsaydı nasıl yazardı” anlayışını benimsedim. Bu yaklaşım şairin/yazarın biçeminden uzaklaşmaya yol açmaz. Tersine Türk okurun çeviriyi benimsemesini sağlar. Sabri Esat Siyavuşgil’in Edmond Rostand’dan çevirdiği Cyrano de Bergerac’ın, Fransızca ve Türkçe metinlerini karşılaştırmak olanağı bulursanız, çevirinin şairin biçeminden uzaklaşmak bir yana, Fransızca metinle boy ölçüşecek bir ustalıkta olduğunu görürsünüz. Can Yücel’in Shakespeare çevirileri de öyle. Çevirinin “çeviri kokmasından” yana olanların görüşüne saygı duyarım. Tahsin Yücel örneğine gelince, Yücel’in birçok çevirisini okudum ve hiç “çeviri kokusu” almadım. Belki de iyi bir okur değilim. Gramsci’nin Külleri’nden başka şiir çevirim yok.

G. Ö. : Pavese’den, Buzzati ve Calvino’ya, 20. yüzyıl İtalyan edebiyatının önemli yazarlarından öykü ve romanlar da çevirdiniz. Çevirdikleriniz içinde, dilsel özellikleri/söylemi nedeniyle sizi en çok uğraştıran/uğraştıranlar kimler, hangi yapıtlar oldu? Örneğin, Buzzati’nin fantastik öykülerindeki gerçeküstü, gizemli atmosferi, iç sıkıntıyı; bazı sözcüklerin bilinen/alışılmış anlamlarının dışında bir anlamda ve farklı çağrışımlar yaratabilecek biçimde kullanmasını aktarmak çevirisini zorlaştırıyordur sanırım. Yanılıyor muyum?

R. T. : Buzzati bizde gerçekleşmesi olanaksız bir mutluluğun beklentisini konu edinen Tatar Çölü romanıyla tanınır. Oysa Buzzati çok yönlü bir yaratıcıdır. Romanın yanı sıra öykü, şiir, oyun yazar ve resim yapar. İlk dönem öykülerinde sanayi uygarlığının yarattığı çağdaş bir “cehennemi” vurgular sanki. Daha sonraki öykülerinde bu Kafka ortamından uzaklaşır. Yine çağdaş bireyin toplumla çatışmasını ele alsa da metafizik bir yaklaşımdan kaçınır. Buzzati’yi çevirirken zorluklarla karşılaşmadım. Türkçeye çok severek aktardığım bir yazar oldu. Buzzati’nin öykülerinde “bazı sözcüklerin bilinen/alışılmış anlamlarının dışında bir anlamda ve farklı çağrışımlar yaratabilecek biçimde kullanıldığı” görüşünüzü paylaşmıyorum. Buzzati’nin öykülerinde böyle bir ‘kullanım’ görmedim. Bu değerlendirmeniz bir ölçüde Pasolini’nin şiiri ve düzyazıları için söz konusu olabilir.Çeviri yaparken zorlandığım tek yazar Boccaccio oldu. Boccaccio’nun kullandığı kimi sözcükler, aradan geçen yüzyıllar boyunca başka anlamlar yüklendiği için, zaman zaman kaynaklara başvurmak zorunda kaldım.

G. Ö. : Roman ve öykü çevirisini karşılaştırırsak, aralarında ne gibi farklılıklar görüyorsunuz? Öyküde, bir kişinin, bir durumun, bazen birkaç sözcükle, kahramanın birkaç sözü ya da bir eşyası vb. ile tanıtılması, görülenden/duyulandan iç dünyasına ulaşabilmemizi sağlayacak nitelikte olmaktadır ki; öyküdeki bu anlam yoğunluğunu, yan anlam ve çağrışım zenginliğini, dokundurmaları, okurda yarattığı duygusal etkilenmeyi yansıtmak güçlükler yaratıyor mu?

R. T. : Roman ve öykü çevirisi arasında bir farklılık görmüyorum. Değindiğiniz farklılıkları, çevirisi yapılan yapıtın yazarı yapmıştır zaten. Çevirmene düşen bunları ana diline aktarmaktır.

G. Ö. : Goldoni, Malaparte ve Kundera’dan oyun çevirileriniz var. Yazıda, kitap olarak başarılı bir çeviri; sahnede/oyuncu ağzında başarılı olmayabilir. Çünkü, söylenen söz kadar, nasıl söylendiği, seyircinin anlaması, yadırgamaması da önemlidir. Seçilecek sözcükler, cümleler konuşanın kişilik özelliklerini, toplumsal konumunu, psikolojik durumunu vb. yansıtacak türden olmalıdır; yani farklı kişiler aynı biçimde konuşturulmamalıdır. Deneyimlerinize dayanarak, oyun çevirisinde çevirmenin karşılaştığı başlıca sorunlar konusunda neler söylersiniz? Oyun çevirisi için de -bazen- bir yeniden yazma/yaratma gerekebilir mi? Zaman zaman sapmalar/kaydırmalar/yorumlar yapmak kaçınılmaz oluyor mu?

R. T. : Oyun çevirisi düzyazı çevirisinden daha zordur. Bir yandan ana metne bağlı kalacaksınız, bir yandan da seyircinin konuşmaları yadırgamamasını sağlayacaksınız. “Seçilecek sözcüklerin konuşanın kişilik özelliklerini yansıtması, farklı kişilerin aynı biçimde konuşturulmamasını” zaten yazar kendi dilinde yapmıştır. Çevirmene düşen bu konuşmaları aktarırken aynı özeni göstermesidir. Ne var ki eğitim sistemimiz ana diline sahip çıkan kuşaklar yetiştiremediği gibi, genç kuşakları yönlendiren televizyon yayınlarının da kurallara uygun Türkçe kullanma kaygısı olmadığından özellikle genç kuşaklar ana dillerine yabancılaşmaktadır. Bu koşullarda yetişen genç bir çevirmenden yukarıda değinilen özeni göstermesini beklemek eşyanın tabiatına aykırı olur. Oysa yukarıda verdiğim örneklerin de doğruladığı gibi oyun çevirisi, sizin de belirttiğiniz gibi bir yeniden yaratma sürecidir.

G. Ö. : Sinemayla ilgili olmanız oyun çevirilerinizde bir kolaylık sağladı mı? Oyunları çevirirken, sahneye konacakları düşüncesini/kaygısını da taşır, güncel konuşma dilini dikkate alır mısınız; yoksa sizin için önemli olan metne bağlı kalmak ve yazınsallık mıdır? Yabancı dili ve anadilini iyi bilse bile, tiyatroyla ilgili olmayan, tiyatroyu/sahneyi bilmeyen bir çevirmen iyi oyun çevirileri yapabilir mi sizce?

R. T. : Tiyatroyu, sahneyi dahası sahne arkasını bilmek hiç kuşkusuz çevirmene kolaylıklar sağlar. Yıllarca önce benim böyle bir olanağım olmuştu. Başarılı bir tiyatro çevirmeni hem metne bağlı kalır hem de güncel konuşma dilini dikkate alır. Sahneyi bilmeyen bir çevirmenin de iyi oyun çevirileri yapamaması için bir neden görmüyorum. Sahneyi ve sahne arkasını az buçuk bilmenin bana Rosa Luksemburg’u yazarken kolaylık sağladığını belirtmek isterim.

G. Ö. : Çok yönlü bir kişiliğe sahip; şair, romancı, ressam, eleştirmen, senaryo yazarı olan Pasolini, ülkemizde daha çok sinemacılığı/yönetmenliği ile bilinir. İçinde şiir parçaları da bulunan, Pasolini’nin burjuva yaşamındaki/ailesindeki yozlaşma, çürüme ve dağılmayı anlattığı Teorema romanındaki alegorik ögede, onun şair ve sinemacı kişiliğinin yansımalarını görebilir miyiz? Pasolini’nin, aslı on bir şiirden oluşan Gramsci’nin Külleri (Nisan Yayınları, İst., Ekim 1993) kitabının aynı adlı Türkçe çevirisi beş şiirini kapsıyor. Özgün adının çevirisiyle yayımlanan şiir/öykü/deneme … kitapları eksikse, bunun çevirmen/yayıncı tarafından Önsöz’de ya da not olarak belirtilmesi gerekmez mi sizce?

R. T. : Pasolini’nin büyük düşünür Antonio Gramsci için yazdığı ünlü şiiri Gramsci’nin Kulleri’ni bir antolojiden almıştım. Kitaptaki öbür şiirleri de dergilerden ve antolojilerden derlemiştim. Örneğin Evet Ne Yapıyorlar Varlıklı Ailelerin Çocukları adlı şiiri Can Yayınlarında çıkan çevirim Teorema’dan almıştım. Amacım yirminci yüzyılın iki büyük adını bir araya getiren bir şiiri Türkçeye de kazandırmaktı. Demek istediğim elimin altında Gramsci’nin Külleri başlıklı ve yazarın başka şiirlerini de içerdiğini anladığım İtalyanca bir kitap yoktu. Bu kitaba erişebilirsem ve yayıncı bulabilirsem, ilk fırsatta eksik şiirleri de çevirmek boynumun borcu olsun. Teorema’daki gizemli konuğun yazarın şair ve sinemacı kişiliğinin yansımalarını içerip içermediğine gelince, Pasolini Teorema’yı ilkin oyun olarak tasarlayıp yazmaya başlar. Bir süre sonra oyundan vazgeçer. Roman senaryo karışımı bir metinde karar kılar. Önce Garzanti yayınevi kitabı yayımlar. Bir iki ay sonra da film gösterime girer. Teorema varlıklı bir aileye gelen gizemli, belki de kutsal bir konuğun ailenin kadınlı erkekli bireylerinin tümüyle cinsel ilişkide bulunduktan sonra çıkıp gitmesini konu edinir. Konuk gittikten sonra aile bireylerinin yaşamı altüst olacak, bir tek kırsal kesim kökenli hizmetçi kız dönüşüme uğrayacaktır. Çünkü burjuvazinin yitirdiği kutsal ve eskil değerler ancak kırsal kesimde yaşamaktadır. Kırsal kesim küçük burjuvalaştıkça bu değerler de yok olacaktır. Çağdaş bireyin “kutsalı” algılayabilmesinin olanaksızlığını da vurgulayan Teorema, Pasolini’nin şiirsel-ideolojik çizgisinin özetidir.

G. Ö. : Çevirileriniz arasında K. Marx-F. Engels’in Komünist Parti Manifestosu da dikkati çekiyor. Bilimsel/felsefi ya da sanat kuramıyla ilgili yapıtların çevirisinde birincil amaç içeriği/ bilgiyi/iletiyi doğru olarak aktarmakken; yani dil bir araçken; yazınsal yapıtlarda söylenenin nasıl söylendiği/yazıldığı, yani biçem, sanatçının anlatış biçimi/dili kendine özgü kullanışı/söylemi oldukça önemlidir. Sizce önemli olan, özgün metnin biçemine bağlı bir çevirisi mi; yoksa yalın, akıcı, güzel bir Türkçeyle çeviri mi? Örneğin, Faulkner, Proust gibi yazarların bazen birer paragrafı bulan uzun cümlelerini kısaltarak çevirmeyi uygun buluyor musunuz? Çevirmen olarak Rekin Teksoy, o güzel arı Türkçesi, dili pürüzsüz, özenli kullanımıyla çevirdiği tüm eserlerde kendini öne çıkarmalı mıdır; yazarın biçemini yansıtmaya mı çalışmalıdır?

R. T. : Proust’un ya da Faulkner’ın cümlelerinin parçalanarak çevrilmesini düşünemiyorum. Çevirmen elbette ki özgün metnin biçemine bağlı kalacaktır. Özgün metne bağlı kalmak akıcı bir Türkçe kullanmayı engellemez. Çeviri bir tür yeniden yaratmadır ama Proust’un ya da Faulkner’ın uzun cümlelerini kısaltmaya kalkmak “ihanetin” daniskası olur. Çevirmenin kendini öne çıkarması ise bir tür “intihal” olmalı.

G. Ö. : Kapsamlı bir Önsöz, bol dipnot ve bir de sözlük ekleyerek çevirdiğiniz; yazarını ve yazıldığı dönemi de ayrıntılı biçimde tanıttığınız Prens (Oğlak Yay., İst., Ocak 2002) şu soruyu sormaya yöneltti beni: Machiavelli ve Makyavelizmin ülkemizde doğru anlaşılıp kullanıldığını düşünüyor musunuz? Sizce, burjuva iktidar ve ahlakının oluşumunda Machiavelli düşüncesinin etkileri olmuş mudur, ondan izler taşımakta mıdır?

R. T. : Makyavelizmin ülkemizde doğru anlaşılıp anlaşılmadığını bilemem. Hele Prens’in önsözünde Türkçe çevirilerin inanılmaz yanlışlar içerdiğini örneklerle vurgulamıştım. Yabancı dil bilmeyip de Machiavelli’yi bu çevirilerden tanımak isteyenler bir başka Machiavelli tanımış olmalılar. Tanımayı bir yana bırakırsanız, son dönem Cumhuriyet tarihi siyasetçilerinin büyük çoğunluğunun Makyavelist düşünceye uygun bir çizgi izledikleri görülür. Siyasetçilerimiz Makyavelist düşünceye “Dün dündür, bugün bugün” ya da “Anayasa bir kere delinmekle bir şey olmaz” ya da “Benim memurum işini bilir” gibi “özdeyişler” katmışlardır.

G. Ö. : Çeviriye bu kadar emek veren biri olarak, başta klasik yapıtlar olmak üzere, usta çevirmenlerin nitelikli çevirilerinin küçük değişikliklerle, bazen uydurma isimlerle yayımlanıp yağmalanmasıyla ilgili neler söylersiniz? Sömürü, çevirmen “intihal”i yerine, yayınevi düzeyinde gerçekleştirilir oldu ve öylesine büyük boyutlara ulaştı ki bir yayınevi farklı dillerden 55 klasik eseri bir-iki çok dilli, çok çalışkan çevirmenine bir ay içinde çevirtip (!) yayımlamıştı. Bunun üzerine, Raşit Çavaş’ın Oğlak Yayınları bünyesindeki haklı çıkışını, Semih Gümüş’ün yazısını, bu hırsızlığın/emek sömürüsünün günlük gazetelerin birinde ilk sayfada haber olacak kadar büyük boyutlara ulaştığını vb. anımsıyorum, ama yine de uygulamada pek bir şey değişmedi sanıyorum. Bu konuda yasal boşluklar mı var; yoksa ilgisizlik/vurdumduymazlık, yasaların işletilmemesi mi?

R. T. : Çalıp çırpma kültürünün yüceltildiği bir toplumda “emek hırsızlığının” da gündeme gelmesine şaşırmamak gerekir. Kapkaççı çantanızı, cep telefonunuzu çalıyor, korsan yayıncı da emeğinizi. Dediğiniz gibi “intihal” inanılmaz boyutlara erişebiliyor. Yasal boşlukların giderilmesi, yasaların işletilebilmesi için adında Kültür sözcüğü de olan bir bakanlığın olup bitene seyirci kalmaktan öte bir etkisi olmadığı ortada. Emek hırsızlığı ancak “okur-yazar” yönetim kadroları iş başına gelebildiğinde ortadan kalkar. Emek hırsızlığı yalnız bize özgü değil. Uygar Batı’da da kol geziyor olmalı. Dostum ve yakınım Necati Cumalı’nın Le Dernier Seigneur des Balkans adıyla Fransa’da yayımlanan romanı Viran Dağlar, ünlü Fransız-Alman sanat kanalı ARTE televizyonu tarafından 4 bölümlük TV dizisi yapıldı. Olayı Le Monde gazetesinden öğrenen Cumalı’nın ailesi diziyi Yunan Televizyonundan izlemekle yetinmek zorunda kaldı.

G. Ö. : Teknolojik gelişme/uydu/internet çağında, yazınsal alandaki sansürü anlamlı buluyor musunuz? Örneğin, Decameron çevirilerinde S. Irmak ve F. Timur’un cinsellikle ilgili yerlerde sansür uyguladıklarını, cümleler çıkarttıklarını, özetlemeler yaptıklarını belirtiyorsunuz. Çevirmenin/editörün/yayıncının buna hakkı var mıdır? Bu tutum hem yazara hem de okura karşı bir haksızlık değil midir?

R. T. : Yedi yüzyıl önce yazılmış bir kitapta sansür uygulamaya kalkışmak en saygılı bir değerlendirmeyle “işgüzarlıktır”. Yazdığınız bir kitaba otosansür uygulayabilirsiniz. Ama çevirdiğiniz bir kitaptan ne cümle çıkarabilirsiniz, ne kısaltma ne de ekleme yapabilirsiniz. Bu arada ilginç bir otosansür örneğine değinmek isterim. Milan Kundera’dan çok severek çevirdiğim Anahtar Sahipleri İstanbul Şehir tiyatrolarında Başar Sabuncu’nun yönetiminde sahnelenmişti. Daha sonra Remzi Kitabevi yayınları arasında basıldı (1990). Birkaç yıl sonra Devlet Tiyatrosu da oyunu sahnelemek istedi. Benimle sözleşme yaptılar. Ama Milan Kundera’nın telif hakkı temsilcisinden gelen yazıda, yazarın artık bu oyunun oynanmasını istemediği bildirildi. Prag’dan Paris’e göç eden Kundera belli ki “Burjuvazinin Dayanılmaz Cazibesi”ne ayak uydurup da “anahtar sahibi” olunca burjuvaziyi yerden yere vuran Anahtar Sahipleri’ni dağarından silmişti.

G. Ö. : TV’deki sinema programlarınız, yazılarınız ve kitaplarınızla ortaya koyduğunuz “sinemacı” kimliğiniz nedeniyle soruyorum: Yabancı sinema/video filmi/TV dizilerindeki Türkçe özensizliği, çevirinin aceleye getirilmesinden kaynaklanabileceği gibi, deneyimsiz çevirmenlerden de kaynaklanabilir. Özel/ticari şirketler, deneyimli/usta çevirmen yerine düşük ücretle çeviri yapanları yeğleyeceklerdir doğal olarak da ya TRT televizyonu? Milyonlarca kişinin her gün izlediği/etkilendiği TV kanallarında gösterilen sinema filmi/dizi çevirilerindeki “çeviri Türkçesi” diyebileceğimiz dilin/konuşma biçiminin, özellikle çocukların/gençlerin günlük konuşmalarına yansıdığını görüyoruz. Dilimizde anlatım bozukluğuna, kavram karmaşasına neden olan, iletişimde sorunlar yaratan bu durumun düzeltilmesi için neler yapılabilir/yapılmalıdır?

R. T. : Yabancı filmlerin, dizilerin Türkçeleştirilmesindeki özensizlik neredeyse bir TV Türkçesi yarattı. “Üzgünüm” “Bu benim annem” “Saat üç gibi buluşalım” “Kahretsin” “Tamam” “Kendine iyi bak” gibi kalıplar üretildi. Yalnız filmlerin, dizilerin seslendirilmesinde değil yayınların hemen tümünde Türkçeye ihanet ediyorlar. TV kısaltması “Te Ve” yerine “Ti Vi” oldu yıllardır. Bu kısaltmanın İngilizce okunmasından kimse rahatsız olmuyor. Oysa Fransız televizyonları TV’yi Fransızca okuyup Te Ve diyor. İtalyan televizyonları İtalyanca okuyup Ti Vu diyor. Kırk yıllık Washington artık “Vaşingtın” oldu. Haber spikerleri herhalde İngilizce bildiklerini vurguluyorlar. O denli benimsiyorlar ki İngilizceyi, İtalya’nın Torino kenti sık sık Turin oluyor. Yakında Londra’yı da London yaparlarsa yadırgamayacağım. Keşke İngilizce yerine Türkçe bildiklerini vurgulasalar. Spikerler, yorumcular Sabahattin Ali’nin adını sık sık Sabahattin Ãli yapıyorlar. Geçen yıl, geçen hafta tamlamaları bir iki yıldır “geçtiğimiz yıl” “geçtiğimiz hafta” oldu. Sanki geçen zaman değil, biziz. Keşke geçen biz olsak da zaman tünelinde geriye dönüp çocukluğumuzun günlerine dönebilsek. Basketbol maçlarını anlatan, çoğu Türkçe öğrenmiş bir Amerikalı ağzıyla konuşan spikerler, karşı takımın oyuncusunu tutmaya, engellemeye çalışan basketbolcu için “onu savunuyor” diyorlar. Basketbol terimlerine “karşı takımın oyuncusunu savunmak” kavramını armağan ediyorlar. Yükselti anlamına gelen râkım’ı rakım diye okuyorlar. Beğeni (= zevk) toplamaktan, sahne almaktan söz ediyorlar. Resmigeçit’i
(= geçit töreni) resmî geçit (= devlete ait geçit) yapıyorlar. Karşın’ı (= rağmen) karşılık anlamında kullanıyorlar. Bir sorunu çözmek yerine çözümlüyorlar (= analiz etmek). Maddeten yerine madden diyorlar. Felsefi, coğrafi yerine, bu kez Fransızcadan esinlenerek “felsefik”, “coğrafik” diyenler çıkıyor. Böyle bir ortamda TV filmlerinin niçin akıcı bir Türkçeyle seslendirilmediğini soruyorsunuz. Keşke RTÜK bir işe yarasa da her TV kanalına yayının Türkçesini denetleyecek bir Türkçe öğretmeni bulundurma zorunluğu getirse.

G. Ö : Dikkatinizi çekmiştir; çeviri kitaplarla ilgili tanıtım/değerlendirme yazılarında olduğu gibi, yabancı filmlerle ilgili değerlendirmelerde/eleştirilerde de çevirisine/çeviri diline pek
-çoğunlukla hiç- değinilmiyor. Sizce, bu bir eksiklik değil mi?

R. T. : Evet eksikliktir. Eleştirmenlerin altyazıları ve filmin Türkçesini de değerlendirmeleri doğru olur.

G. Ö. : Film afişlerinde, -hele Türkçesi özgün adı ile yazılınca- özgünüyle hiç ilgisi olmayan öyle adlandırmalar yapılıyor ki tuhaf/saçma/mantık dışı çevirilere rastlanabiliyor. Örneğin, özgününü izlediğiniz bazı filmlerin Türkçe adları söylense, hangi film olduğunu çıkarabilir misiniz? Seyirci çekmesi, “gişe yapma”sı için, filmlere çarpıcı adlar uydurulması konusunda neler söylemek istersiniz?

R. T. : Bir filmin özgün adıyla Türkçe adının birbirini tutmaması, eski bir hastalığımız. Robert Aldrich’in Vera Cruz’u İstiklal Kahramanları; The Emperor of North Pole’u Ölüm Treni; Elia Kazan’ın The Arrangement’i Kader Değişmez; Vincente Minnelli’nin The Bad and the Beautiful’u Çıplak Ruhlar; Joseph Losey’nin Modesty Blair’i Dişi James Bond adıyla gösterime girdi. Türkçe adlarına bakarak bu filmlerin özgün adlarını bulabilmek elbette ki olanaksız. “Seyirci çekmek” için yapılan bu uygulama “liberal ekonominin” sonuçlarından biri. Son yıllarda özgün adlara yakın Türkçe karşılıklar kullanma eğiliminin ağır basması ise sevindirici.

G. Ö. : İngilizce alt yazılı, aynı zamanda Türkçe seslendirilmiş filmlerde ne yanlışlar yapıldığına tanık oluyoruz; benzer yanlışları İngilizceye çeviren de yaptıysa, özgün metinden/diyaloglardan iki kat uzaklaşıldığı anlamına gelir bu. Bazen, belirli isimlerin söylenişi bile çevirinin ikinci dilden yapıldığını gösteriyor. Yazın alanında, ikinci dilden çevirilerin sakıncaları üzerinde çokça durulur. Sinema, TV’de de, örneğin, Japonca/Çince/İspanyolca… bir filmin/dizinin diyaloglarının İngilizce/Fransızca alt yazılı bir kopyasından/diyalog metninden çevrilmesi konusunda benzer şeyler söylenebilir mi? Bu durumda ne yapılmalıdır? Sinema filmlerinde/TV dizilerinde görsellik, bu sakıncayı giderebilir mi?

R. T. : İkinci dilden yapılan altyazı ya da diyalog çevirisi de sağlıksız bir uygulama. Hele çevirmen filmi görmeden diyalog listesini çeviriyorsa sakınca daha da vahim. Kural, çevirinin özgün dilden yapılması olmalı. Bu kurala uyulmaması durumunda, “bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler” ortamında yapılacak bir şey yok.



G. Ö. : Sinema dilini başka bir dile aktarırken bazı değişiklikler kaçınılmaz olabilir. Örneğin, yoğun konuşmaların olduğu altyazılı bir filmde, okuma çabası öykünün kavranmasını güçleştirebilir; görsellikte kayba neden olabilir. Sesle ağız/dudak hareketleri arasında uyum/eşleme sağlayabilmek için, ölçülü şiir gibi hece sayısına bağlı kalmak; uzun cümleleri kısaltmak ya da eklemeler yapmak gibi, kaynak dildeki bir espriyi/ironiyi, inceliği, argoyu/küfürü, deyimi, sözcük oyunlarını birebir vermeye çalışmak yapay/yadırgatıcı bir dile yol açabilir; bu anlamda, doğru, atlamasız, sadık çeviri yapmak, her durumda, her zaman başarılı çeviri sayılabilir mi? Bu durumlarda çevirmenin, yönetmenin ya da dublaj yönetmeninin özgürlüklerinin sınırı, etik ölçütleri, sorumlulukları ne olmalıdır?

R. T. : Altyazılı filmlerde, seyirciye okuma olanağı sağlayabilmek için konuşmaların tümü çevrilmez. Türkçeleştirilmiş bir filmde seslendirme yönetmeni dudak hareketleriyle konuşmalar arasında eşleme sağlayabilmek için, çeviride anlam sapmasına yol açmayacak ufak tefek değişiklikler yapabilir.

G. Ö. : Akıcı,halkın anlayabileceği arı bir dil kullanma, senaryonun/yönetmenin biçeminden uzaklaşma, bazı sanat filmlerinin, edebiyat uyarlamalarının zararına bir çeviri haline gelebilir mi? Pasolini ve Fellini dışında, film senaryoları/diyalog metinleri çevirdiniz mi? Örneğin, bir dönem, sizin sinema tarihinin seçkin örneklerini sunduğunuz TRT 2’de gösterilen filmlerin çeviri dilleriyle ilgili olarak neler söylersiniz?

R. T. : TRT2 Televizyonunda 601 hafta süreyle hazırlayıp sunduğum Sinema ve Edebiyat kuşağında yer alan filmlerin Türkçeleştirilmesinde gerekli özenin gösterildiğini belirtmek isterim. Çeviriler hep özgün dilden ve görüntü eşliğinde yaptırılır ve seslendirme tiyatro oyuncularının katılımıyla gerçekleşirdi.

G. Ö. : Sinema/TV filmlerinin, dizilerin denetimi deyince, ahlaksal/politik/dinsel nedenlerle görüntü ya da diyalog makaslama, RTÜK gibi sansür mekanizmalarını anlamak yerine; yabancı filmlerin/dizilerin/belgesellerin çevirisiyle ilgili, edebiyatçılar, sanatçılar, bilim adamları, deneyimli çevirmenlerden oluşan bir uzmanlar kadrosu oluşturmak anlaşılamaz mı?

R. T. : “Edebiyatçılar, sanatçılar, bilim adamları, deneyimli çevirmenlerden” oluşacak bir uzmanlar kadrosunu kim oluşturacak? Türkçeye nasıl ihanet ettiklerinin örneklerine yukarıda değindiğim özel televizyon kanalları mı? Çalışanlarının çoğunu “akitli” adı altında boğaz tokluğuna çalıştıran TRT mi? Yoksa yayın yasakları getiren RTÜK mü? Günün birinde bir mucize olur da, başka ülkelerde olduğu gibi bizde de bağımsız bir Sinema Kurumu kurulursa bu sorunun da üstüne gidilebilir.

G. Ö. : Altyazılı filmlerde ya da ritmi çok hızlı tartışma/kavga sahnelerinde, diyalog ağırlıklı komedi filmlerinde konuşmaları eksiksiz aktarmak çok zordur. Film çevirisinde, örneğin, bir romanda ya da bir öyküde olduğu gibi, söylenen her şey çevrilebilir mi/çevrilmeli midir? Kısaltma ve eklemeler bu tür durumlarda gerekli midir? Bunu dublaj sanatçısı, hızlı ya da yavaş konuşarak, özgün filmdeki konuşanın ağız hareketleriyle uyum sağlayarak, çıkarmaya/eklemeye gerek kalmadan giderebilir mi? Benzer değişiklikleri, dublaj yönetmeninin çevirmenle ilişki kurmadan yapma hakkı olmalı mıdır?

R. T. : Seslendirme yönetmenleri zaten bunu yaparlar.



G. Ö. : Sinema filmi/TV dizisi ve belgesellerin çevirisinde bazı değiştirmeler yanlışlık sayılmaması gereken zorunluluklar olduğu gibi, çoğu yanlışlıkta da sadece çevirmen suçlanmamalıdır diye düşünüyorum ben. Senaryo metni/diyalog listesi olmadan yapılan çevirilerde, yanlış duyma/anlama olağandır. Özel bir alana ilişkin, uzmanlık isteyen filmler
-örneğin belgeseller- tek bir çevirmene, kısa bir sürede çevirtilmemelidir. Siz ne düşünüyorsunuz? Bu gibi durumlarda, çevirmen yine “hain” sayılabilir mi? Bazen bir espriyi, bir küfürü, bir deyimi daha anlaşılır, kültürümüze uygun hale getirebilmek için biraz “ihanet”, yani bir bakıma yeniden yazmak daha uygun olmaz mı?

“Biraz ihaneti” çevirmen yapmamışsa çoğu kez seslendirme yönetmeni ya da seslendirme sanatçısı yapar. İhanetin sınırlarını genişletirseniz ortaya yeni bir yaratı çıkabilir. Yıllarca önce Ferdi Tayfur’un, Laurel-Hardy çiftini sözcükleri biçim bozumuna uğratarak konuşturması bu çiftin ülkemizde olağanüstü bir ilgi görmesini sağlamıştır. Gerçekten de Stan Laurel ve Oliver Hardy’nin filmleri, Türkiye’de Ferdi Tayfur’un olağanüstü seslendirmesiyle bir başka özellik kazandı. Sesini kalınlaştırıp (Hardy için), incelterek (Laurel için iki oyuncuyu da Türkçe seslendiren Ferdi Tayfur, dil oyunlarıyla (örneğin, “geliyorsun mu, yapıyorsun mu, söyleyebilirsin mi”, yerel dokundurmalarla Lorel-Hardi filmlerine sanki yerli bir hava verdi. İngilizce bilen bir Türk seyirciye bu çiftin İngilizce filmlerinin çok yavan gelmesi, Ferdi Tayfur’un katkısını vurgular. Ferdi Tayfur aynı uygulamayı Üç Ahbap Çavuşlar adını verdiği ve adlarını yerelleştirdiği (Arşak Palabıyıkyan, Kıvırcık ve Dilsiz) Marx Kardeşler’in filmlerinde de sürdürerek bu filmlerin olağanüstü ilgi görmesini sağladı. Benim kuşağımın sinema sevgisinde Ferdi Tayfur’un katkısının da önemli olduğunu belirtmek gerekir