Ç.N.[4] etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ç.N.[4] etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ç.N.[4] Önsöz

Merhaba,
“Haziranda ölmek zor” demişti şair. Geçtiğimiz Haziran’da bu zor ölümlerden birini yaşadık. Değerli bir şairimizi ve dostumuzu, sevgili Doğan Ergül’ü yitirdik. Doğan kırkına girmemişti henüz, ama usta işi şiirler yazarak hem Türk şiirine hem de dostluğuyla çok sayıda kişinin kalbine girmişti. Bu erken ölümün acısına alışmaya çalışıyorduk ki, Temmuz ayında arka arkaya Coşkun Yerli ve Teoman Aktürel aramızdan ayrıldı. Dergimizin de yazarları arasında olan Coşkun Yerli, J. D. Salinger çevirileriyle gönlümüze taht kurmuştu. (Dokuz Öykü ve Çavdar Tarlasında Çocuklar, Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar ve Seymour Bir Giriş [Sevin Okyay’la birlikte]). Dergimizi onurlandırması için izini sürdüğümüz Teoman Aktürel ise Philippe Soupault’tan yaptığı Şarlo çevirisiyle 1960 Türk Dil Kurumu Çeviri Armağanı’nı kazanmış değerli bir çevirmenimizdi. Hem Coşkun Yerli hem de Teoman Aktürel, güzel çevirilerin yanı sıra güzel şiirlere de imza attılar. Son darbeyi de Ağustos ayı vurarak Samih Rifat’ı bizden aldı. Paul Eluard, René Char, Jacques Prévert, André Verdet, Jean Follain, Paul Valéry, Kavafis, Le Corbusier gibi şair/yazarlardan çeviriler yapan Rifat aynı zamanda fotoğraf sanatçısı ve belgesel film yönetmeniydi. Ölümsüzlüğe yolcu ettiğimiz bu güzel insanları elimizden geldiğince anmaya çalıştık. Sayfalarımız arasında Doğan Ergül’ün "Uzakta" şiirinin çevirisine, arkadaşımız Gökçe Metin’in, “J. D. Salinger’ın The Catcher in the Rye Romanının İki Ayrı Çevirisi Üzerine Bir İnceleme” başlıklı yüksek lisans tezini hazırlarken Coşkun Yerli’yle yaptığı küçük söyleşiye, Teoman Aktürel’in Jacques Prevert’den çevirdiği ölümsüz “Barbara” şiirine ve Samih Rifat’ın Paul Eluard’dan çevirdiği “Diri Hava” şiirine yer ayırdık.
Bu ay Ç.N. kitapçık hediyeli. Derginin yanında Wallace Stevens’ın “An Ordinary Evening in New Haven” (New Haven’da Sıradan bir Akşam) adlı uzun şiirini aslıyla birlikte kitapçık olarak veriyoruz. Stevens’ı Türkçe’de daha önce, değerli kültür adamı Talât Sait Halman’ın çevirip kitaplaştırdığı şiirlerle tanıyorduk. Connecticut’lı şairin memleketinin panoramasının yanı sıra kendi poetikasına ilişkin önemli ipuçları da bulabileceğimiz bu kitapçığı ise Türkçe’ye arkadaşımız Gökçenur Ç. kazandırdı. Önümüzdeki sayılarda da Ç.N. kitapları vermeye devam edeceğiz.
Şair sözüyle başladık, şair sözüyle bitirelim:
“Ölüm, adın kalleş olsun!”

Yeni bir Ç.N.’de görüşmek üzere…

Tozan Alkan

Ç.N. [4] İçerik



Söyleşi:
Coşkun Yerli, Gökçe Metin
Oruç Aruoba, Gonca Özmen
Tarık Günersel, Betül Dünder

Öykü:
Guy de Maupassant. çev: Murat Sirkecioğlu
İvan Bunin’den öyküler, çev: Sevinç Üçgül

Oyun:
Jean Cocteau, Gamsız Çapkın, çev: Varlam Nikoladze

Şiir:
Jacques Prevert, çev: Teoman Aktürel
Paul Eluard, Çev: Samih Rifat
Antonio Gamoneda, çev: Nihal Akbulut
Henry David Thoreau,Tozan Alkan
Furûğ Ferruhzâd, çev: Makbule Aras
Marin Sorescu, çev: Onur Behramoğlu
Bernard Mandeville, çev: Ekrem Düzen
Cesare Pavese, Çev. Önay Eriş
Gerry Van Der Linden, çev: Erhan Gürer
Andrey Belıy, çev: Sabri Gürses
Garcia Lorca, çev: Seniha Halman
Konstantinos Hatzopoulos, çev: Fulya Koçak
Robert Frost, çev: Selahattin Özpalayıbıklar
Erich Fried, çev: Hilmi Tezgör
Hart Crane, çev: Güven Turan
Marianne Larsen, çev: Sedef Ünal

Deneme:
Şeref Bilsel, İrlandalı Türk Şairi: James Clarence Mangan
Feyza Hepçilingirler, Kötü Çevirinin Türkçe’ye Ettikleri
Sevin Okyay, Başka Dille Söylemek
Kemal Özer, Şiir Çevirisi Üzerine Sayım Suyum
Yüksel Pazarkaya, Yaşamda Çeviri Olmayan Ne Var?
Afşar Timuçin, Çeviri Yanıltır
Hunter S. Thompson, Neydi Hemingway’i Ketchum’a Çeken Şey? Çev: Orhun Yakın

Çağdaş Türk Şiiri:
Doğan Ergül, çev: Gökçenur Ç.
Erdoğan Alkan, çev: Erdoğan Alkan
Ataol Behramoğlu, çev: Walter Andrews
Edip Cansever, çev: Mustafa Ziyalan
Metin Demirtaş, çev: Yusuf Eradam
Ahmet Muhip Dıranas, çev: İlyas Tunç
Nazım Hikmet, çev: Özgür Çavuşoğlu
Onat Kutlar, çev: Tozan Alkan
A.Kadir, çev: Tozan Alkan
Sennur Sezer, çev: Yusuf Eradam
Oğuz Tansel, çev: Nilüfer Mizanoğlu Reddy

İnceleme:

Frankenstein’ın Türkçe Çevirilerinde ‘Genre’ Değişikliği ve ‘Paratext’ Kavramı, Didem Gamze Erdinç
Çeviri Sorunları, Veysel Kılıç
Sara Laviosa,Çeviri ve Çeviri Olmayan İngilizce İçerisinde Oluşum Aşamasındaki Avrupa
Çev: Esra Özkaya

Aforizmalar, Saptamalar, Tanımlar

Coşkun Yerli ile Söyleşi

“Ben kendim de biraz Holden’ım zaten. Yatılı okudum. Ergenlik çağında dünyayı onunkine benzer bir gözle gördüm.”
Coşkun Yerli

(1950'de İstanbul'da doğdu. Türk ve Amerikan askeri okullarında elektronik, Hacettepe Üniversitesi'nde dilbilim okudu. Şiir, yazı ve çevirileri Yeni Biçem, kitap-lık, Şiir-lik, Göçebe ve Varlık dergilerinde yayımlandı. 1998 Arkadaş Z. Özger Şiir Yarışması'nda Jüri Özel Ödülü'ne layık görülen Yağmurun Direnişi başlıklı şiir dosyası 1998'de YKY'den çıktı. İngiliz, İrlandalı ve Japon şairlerden çevirdiği şiirler Cumhuriyet Kitap'ın "Şiir Atlası" bölümünde yayımlandı ve daha sonra Şiir Atlası III (YKY) içinde yer aldı. J. D. Salinger'dan çevirdiği Dokuz Öykü ve Çavdar Tarlasında Çocuklar (roman) ile Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar ve Seymour Bir Giriş (öykü, Sevin Okyay'la birlikte) YKY'den çıktı. Öteki çevirileri: Matsuo Başo'dan Kuzeye Giden İnce Yol (YKY), Eavan Boland'dan Geceyarısı Çiçekleri, Roger McGough'tan Trenlere El Sallayan, Henry Reed'den Yıldızlı Şölen, Kobayaşi İssa'dan Ömrümde Bir Yıl.)
Söyleşi: Gökçe Metin

Salinger çevirmeye nasıl karar verdiniz?
Onun yalnızca The Catcher in the Rye romanını biliyordum. Öbür yapıtlarını görünce aldım. Okumaya çalıştım, anlamadım, sözlük mözlük derken söke söke okudum. Aldığım notlar sonradan çeviriye dönüştü.

Sevin Okyay’la birlikte yaptığınız Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar çevirisinin temelleri Çavdar Tarlasında Çocuklar çevirisine yazdığı eleştiri yazısıyla mı atıldı yoksa önceden bir tanışıklığınız var mıydı?

Hiçbir tanışıklığımız yok. Karşılaşmadık bile. Çevirileri herkes ayrı ayrı yaptı.

Bir kitabın çevirisinde birincil kaygı ne olmalı sizce?
Türkçe okuyanlara hizmet duygusuyla hareket etmek.

The Catcher in the Rye’ı çevirirken sizi en çok zorlayan unsur ne oldu? Bunu nasıl aştınız? En çok titizlendiğiniz konu ne oldu?
Çeviride zorlayan bir unsur olmadı. Ben kendim de biraz Holden’ım zaten. Yatılı okudum. Ergenlik çağında dünyayı onunkine benzer bir gözle gördüm.

Kitabın başlığına nasıl karar verdiniz? Farklı alternatifler düşünmüş müydünüz ya da sonradan aklınıza geldi mi? Başlık konusunda yapıt dışında esinlendiğiniz herhangi bir şey oldu mu?
“Gönülçelen” Fransızca çevirisinde uydurulmuş, bize de öyle yansımış çevrilirken. Gönül çelen, hovarda birileri var gibi görünüyor. Sanki romantik bir aşk romanı arayan kırık kalpler için tuzak kurulmuş. Oysa bu kitapta koskoca kapitalist toplum eleştiriliyor bir yeniyetmenin ağzından. “The Catcher in the Rye” başlığını Salinger, 19.yy. İskoç şairi Robert Burns’un İskoç köylerinden derlediği “Comin’ thru the Rye” adlı türküden almış. Holden kızkardeşi ile hangi mesleği istediğini tartışırken bu türkü aklına geliyor...(Phoebe ile aynı ilkokula gittikleri için ortak bir konu bu) Asıl türküde “If a body meets a body coming thru the rye” deniyor. Holden ise, aklı fikri beysbolde olduğu için bunu “If a body catches a body coming thru the rye” diye hatırlıyor. Türkü, kendi başına çavdar tarlasından geçen bir genç kızın bir oğlanla karşılaşmasını anlatıyor. Sevimli bir türkü, hatta dikkatli yetişkinlerin anlayabileceği erotik bir dizesi bile var. Bildiğin gibi “Catcher” baseball’da karşıdan atılan topu elindeki özel eldiveniyle tutan kişi, sopalı adam vurup topu geri uçurmasın diye uğraşıyor. Holden kendini bir “tutan kişi” olarak düşlüyor. Nerede? Bir uçurumun kıyısındaki çavdar tarlasında oynayan, koşuşturan çocuklar arasında...Onlar dikkatsizce koştururken, düşerler diye tedirgin, bir yerlerden Holden çıkıp onları tutacak...Burada Holden (Salinger) gençleri kötülüklerden uzak tutmaya, onları uyarmaya çalışan biri...

Argo kullanımı konusunda kaygılarınız oldu mu? Bu konuda yayınevinin tutumu, yayınevinden önce sizin tutumunuz ne oldu?
Bu çeviriyi bana ısmarlayan olmadı. Dolayısıyla yayınevinin bir müdahalesi hiç söz konusu olmadı. Bildiğim kadarıyla YKY’nin bu tarz müdahaleleri olmaz zaten. (Orijinal metne müdahale edilmediği için Nasrettin Hoca kitabıyla ilgili büyük bir patırtı kopmuştu.) Türkçe’deki “argo” kelimesi, bence, ABD (ve şimdi de Britanya) İngilizce’sindeki “colloquial”ın tam karşılığı değil. Holden argo konuşmuyor. Bunu Türkiye’de oturduğumuz yerden anlamamız mümkün değil. Düşünün üç-beş kadın aralarında birbirlerine “siz herifler,” yani “you guys” diye hitap ederler. Ama dilin gelişimi içinde bu söyleyiş bizim “arkadaşlar, çocuklar” gibi algılanıyor. Dolayısıyla colloquial konuşmayı iyi kavramak için ABD’de yaşamış, durumları görmüş-yaşamış olmak gerekir. Bu tarzın neresi bizim “argo” dediğimiz tarz ile örtüşür, nerede kabalık var nerede yok...ancak yaşanarak anlaşılabilir. Ben Holden’ı 40’lın yılların sonunda, New York’ta şirket avukatlığı yapan, üst gelir diliminde bir Amerikalı babanın afacan ama nazik ve duyarlı oğlu olarak algıladım. Öte yandan tüm dünya giderek küreselleştiği (Amerikanlaştığı) için, son yıllarda sanırım, tüm dünyadaki gençler Holden’ınkine benzer bir “vocabulary” ve tarz ile konuşuyor artık.

94’te Cumhuriyet Kitap’ta çıkan “İnsanla Birlikte Olmanın Mutluluğu” başlıklı makalenizde “Hayyam’ı Yunus’u...esinleyen düşünce, bilinç ve sevgi, n’apalım, Salinger’da da böyle çiçek açmıştır” diyorsunuz. Bu “n’apalım”la tam olarak neye gönderme yapmak istediniz? Ayrıca insanlarla birlikte olmaktan mutlu olan Holden mı? Neden böyle bir başlık seçtiniz?

Yahudi/Hristiyan/İslam-Hint-Japon düşüncelerinin ortak paydası olarak gördüğüm bir “iyilik” ideası vardı kafamda bunu söylerken. Salinger bu düşünceleri özümsemiş biridir. Eserlerinde bunun yansımasını gördüğümü, ama Holden gibi afacanların ağzından büyük bir “iyiliği” dile getirmeye çalıştığını ima etmeye çalıştım. N’apalım, bu da onun tarzı...Salinger, doğru okumasını bilenler için “derin” bir yazardır. “Franny ve Zooey” öyküsünün sonlarında bir yerde, duvara asılmış yazılar vardır; bunlardan sanırım ikisi Kafka’ya aittir. Salinger, Kafka’nın bir saptamasını, çoğumuzun yalnızlığı hem istediğini hem de istemediğini söylüyor. Salinger’ın Glass öykülerindeki entelektüel insanlar, hem öteki insanlardan kaçarlar hem de onlarsız yapamazlar...

Afşar Timuçin

Afşar Timuçin

ÇEVİRİ YANILTIR

İtalyanlar traduttore traditore derken bir bakıma konuyu abartmış da olsalar bir bakıma yerden göğe haklıdırlar. Çevirmen hain midir yoksa yalnızca yetersiz midir? Bir metni çevirmeye kalkmak o metne ihanet etmeyi göze almakla olur ancak. Durmadan çevirilerden yakınırız ama onlarsız da edemeyiz. Keşke birçok dil bilebilseydik, birçok yazıyı aslından okuyabilseydik. Yazık ki bu bir düş bile değil. Hele çoklarımızın dil öğrenme konusunda iyiden iyiye isteksiz ve hatta beceriksiz olduğunu düşününce böyle bir şeyin olası olmadığını anlamak zor değildir. Birbirine yakın diller var, o dilleri konuşan insanlar birkaç dil öğrenme işini daha kolay başarıyorlar. İngilizceyi bir Fransız mı yoksa ben mi kolay öğrenirim? Fransızcanın yapısıyla benim dilimin yapısı iyiden iyiye ayrıdır. Ne olursa olsun, dil öğrenmek dediğimiz iş dile kolay bir iştir. Bu yüzden çeviri bir zorunluluk olmaktan çıkamıyor.
Bir dilden bir dile çeviri yapabilmek için iki dili de eskilerin deyişiyle “bihakkın” bilmek gerekir. Böyle bir şeyin ancak çok özel koşullarda olası olabildiğini hepimiz biliriz. Bir tür iki dillilik gerekir bu iş için. İki dilli toplumlar vardır. Örneğin Kanada’da Québec toplumu iki dilliydi yıllar önce. Ben bunu gördüm ve yaşadım. Şimdi de öyle midir bilmiyorum. Montréal’de insanlar konuşurken bir dilden bir dile geçtiklerini sezmezlerdi bile. Fransızca onların anadiliydi. İngilizce de bir çeşit anadildi, ikinci bir anadildi. Kanadalı Fransızların gene de bu iki dili kullanarak çok iyi çeviri yapabilecek kimseler olduğunu söylemek hiç de kolay değil. Neden derseniz, bir dili konuşmak başkadır, onu bütün ince yanlarıyla bilmek başkadır. Biri çıkıp dört dil bildiğini söylediği zaman şu soru gelmez mi aklımıza: “Biliyorsun da ne kadar biliyorsun?”
Her şey bir yana bu çeviri işi bir sanattır. Tıpkı eğiticilik gibi çevirmenlik de bir sanattır. Eğitimin nice kuralı vardır, eğitimbilimciler bu kuralları anlatmakla bitiremezler. Ama sonunda eğitimin her şeyden önce bir sanat olduğunu söylemekten de geri kalmazlar. Çevirmenlik bir sanattır ama yaratıcı yanı görünmeyen bir sanattır. Biri çıkıp şöyle diyebilir: “Ne olmuş yani çevirmişse, çevirmek aktarmaktan başka bir şey midir?” Evet çevirmek aktarmaktan başka bir şeydir. Ancak onun aktarmaktan başka bir şey olduğunu görmek zordur. Altı üstü bir çeviridir işte. Altı üstü bir çeviridir ama hepimiz biliriz ki dil işi ince iştir, bir sözcüğü şuradan alıp şuraya koyduğunuzda anlam tepeden tırnağa değiştirmiş olursunuz. Konuşurken de öyle değil midir? Kimimiz gelişigüzel konuşuruz ama kimimiz sözcükleri özenle seçeriz, daha doğrusu özenle seçmeye alışmışızdır. Sözcükleri özenle seçtiğimiz içindir ki sözümüz etkili olur.
Çeviri işi birçok bakımdan bir uzmanlık sorunu ortaya koyar. Bir felsefe adamının gemicilikle ilgili bir metni doğru dürüst çevirebileceğine inanmak zordur. Bir kimyacının bir felsefe metnini doğruya yakın çevirebileceğini düşünmek de zordur. Ama özellikle bizim ülkemiz gibi ülkelerde her metnin uzmanını nereden bulacağız? Ayrıca uzmanlar çeviri işine çokça vakit ayırmak istemezler. Bir felsefe araştırmacısı ne diye kalksın da bir kitabı çevirsin. O çevirdiği parçaları elbette yaptığı araştırmalarında kullanır bir güzel ve ötesine karışmaz. Diyelim ki önemli ve orta büyüklükte bir kitabı çevirmek size düştü, bu kitabı çevirmek için harcayacağınız emek aynı büyüklükte bir kitabı yazmak için harcayacağınız emekten daha büyüktür. Bir kere varsa önceki çevirileri göz önünde tutacaksınız, ayrıca çevirmekte zorlandığınız yerleri bu işi sizin kadar hatta sizden iyi bilen birilerine danışacaksınız, sözlük karıştıracaksınız, bilgi yanlışı yapmayayım diye ansiklopedilere ya da el kitaplarına başvuracaksınız. Bu sizin belki de bir yılınızı alacak. Oysa siz bu işi yapmayıp kitap okusaydınız on kitap bitirirdiniz belki de.
Ben bu kitaba bir yılımı verdim diyerek yayımcınızın kapısını çaldığınızda o sizin söylediklerinizi duymazdan gelecektir. Belki de şöyle geçirir içinden: “Enayiliğine doyma! Sana kim dedi ince eleyip sık doku diye. Hazır daha önce yapılmış çevirileri de var. Ona göre yazıp çıksaydın bir güzel!” Size yayımcınız ne ödeyecek? Telife ne ödüyor ki çeviriye ne ödeyecek. “Al şu yüz lirayı, kalanı için yaza doğru gel!” Biri çıkıp da çevirinizin aslına uygun olup olmadığına bakar mı? Biri böyle bir külfete katlanıp çevirinizin uyarlılığıyla ya da uyarsızlığıyla ilgili bir yazı yazar mı? Olsa olsa biri kitabın ne olup ne olmadığını anlatan bir yazıya çevirinin de kötü olmadığını bildiren iki satır ekleyebilir ki bu iki satır da belli ki ezbere yazılmıştır. İnsanlar kitap okuma konusunda sarsılmaz tembelliklerini sürdürürken bir de sizin çevirinizin sağlıklı olup olmadığıyla mı uğraşacaklar.
Bu yüzden bu çeviri işini çok zaman her konuda çeviri yapabilen kişiler üstlenmişlerdir. Onlar yani çevirmenliği meslek edinenler ne yapsınlar, bir felsefe kitabını da, bir gemicilik kitabını da, bir romanı da, bir tarih kitabını da aynı iyi niyetle çevirirler. Hızlı çalışıp aza kanaat etmeyi bilen bu kimseler çeviri işinde epeyce sıkıntılar yaratırlar, görünür görünmez yanlışlar yaparlar. Uzmanı çevirmeyince ister istemez çeviriyi uzman olmayanlar yapacaktır. Kaç bilim adamı kendi alanında çeviri yapmayı göze almıştır? Hele insanların tembellikten döküldükleri ve iki satır bir şey yazmayı ölüm saydıkları ortamlarda bilim adamı çeviriyle falan uğraşmaz. Evet, çare yoktur, en önemli kitapları bile çevirsin diye uzman olmayan kişilere emanet etmek artık bir alışkanlık olmuştur.
Ben çeviri yapmaktan korkarım. Bu düpedüz yanlış yapma korkusudur? Fransızcayı “bihakkın” bildiğimi söyleyebilir miyim? Söyleyemem. O durumda çeviri işine kalkmak sıkıntılı iştir. Edebiyata başladığımız yıllarda Baudelaire’den ve Verlaine’den şiirler çevirmek pek hoşuma giderdi. Hele çeviriyi ölçülü uyaklı yapmak tam bir eğlenceydi benim için. Acemilik bu ya, çocukluk biraz da, birinde pek büyük bir yanlış yapmışım. Baudelaire’in bir şiirini çevirirken “iç” anlamına gelen “bois”yı “orman” diye anlamışım. Şiir bizim Yelken dergisinde yayımlanınca Sait Maden ağabeyimiz beni bütün inceliğiyle uyardı. Yerin dibine geçtim desem yalan olmaz. Şimdi öylesine katı bakmıyorum, kendim için de başkaları için de daha hoşgörülüyüm. Her zaman her konuda yanlış yapabilir insan. Ahlaki olmayan bütün yanlışlar hoşgörüyle karşılanması gereken yanlışlardır. Ahlaki olanlarına da yanlış adı az gelir.
Şiir çevirisi elbette daha çok su kaldırıyor. Zaten kaygan bir alanda çalışıyorsunuz, sözü öyle söyleyeceğinize böyle söyledinizse kıyamet mi kopar! Rahmetli A. Kadir ağabeyimizle yüzlerce şiir çevirdik vaktiyle. Çevirdiğimiz şiirler çok zaman makale havasında “devrimci” şiirlerdi, bu yüzden pek zorluk çekmiyorduk. Şiirlerin ham çevirisini ben yapıyordum, A. Kadir ağabeyimiz de bu ham çevirirleri olgunlaştırıyordu. Bir gün benden Aragon çevirmemi istedi. Yapamayacağımı söyledim. Aragon’un şiirleri bir başka dile aktarılabilir şeyler değildir. Fransızcanın bütün inceliklerini taşıyan bu şiirler çok zaman gerçeküstücü bir anlayışla yazıldıkları için okuyana binbir güçlük çıkaran şiirlerdir. Aragon’un şiiri çevrilmek için değildir. A.Kadir ağabeyimiz benim bu tutumum üzerine biraz burulmuştu, yapamam deyişimi belki de benim aşırı bir duyarlılığıma vermişti. Binlerce yıl sonra insanlık tek bir dil konuşursa çeviri diye bir sorun kalmayacak. Ama bugün çeviriye gereksinimimiz var. Bu arada çevirmenlerden biraz daha özenli olmalarını istemek yanlış olmaz sanırım. Bazı çevirilerde bir çala kalem yapılmışlık havası daha ilk satırda kendini gösteriyor. Biliyorum, kolay iş değil. Ben temel felsefe kitaplarının başka dillerdeki çevirilerinin de aksak yanları olduğunu gördüm. Leibniz’in bir kitabının belki de daha açıklayıcı olmak adına pek de uygun olmayan bir anlayışla ingilizceye çevrildiğini gördüm örneğin. Kınamıyorum, çünkü zor iştir. Bir çevirinin başarısı belki de yüzde şu kadardan çok yanlış yapılmamış olmasıyla belirgin olabilir. Çevirenlere gene de her koşulda teşekkür borcumuz var, insana ün, unvan, zenginlik kazandırmayan bir işi canla başla yapıyorlar.

Yüksel Pazarkaya

YAŞAMDA ÇEVİRİ OLMAYAN NE VAR?

Yüksel Pazarkaya

Octavio Paz’ın saptamasıdır. Baştan sona salt doğrudur. Yaşamda her şey çeviridir. Çeviri olmayan hiçbir şey yoktur.
Özgün dediğimiz metinler de, hangi dilde olursa olsun, baştan aşağı bir çeviri ürünüdür. Çeviri olmayan yapıt, ürün ve – en uca giderek söyleyeyim – yaratık yoktur.
Paz, çeviri işini ilk avazla başlatır. Ben, yaratılış söylencesiyle ya da gerçeğiyle – nasıl isterseniz, öyle görün – başlatıyorum. Tanrı’nın nefesinden mi yaratılmıştır ne var ne yoksa evrende? Öyleyse, ne var ne yoksa evrende, hepsi, her biri ayrı ayrı, Tanrı’nın nefesinden çevrilerek var olmuş, var kılınmış, taşa, toprağa, suya, ateşe, dala, yaprağa, çiçeğe, meyveye, ete, kemiğe, kana bürünmüş, yani Tanrı’nın nefesi bu oluşlara çevrilmiş, öylece canlı, cansız varlık olmuş. (Cansız varlık kavramı da bir yanlış, bir yanlış, ama dilde! Atomun yapısındaki koca evreni, onun süreğen devinisini düşününce, taş da canlıdır, toprak da.)
Tanrı’nın nefesi, size uymuyorsa, doğanın ilk özdeği, kara delik, ne isterseniz öyle bilin. Hepsi, çevrilerek, dönüştürülerek, kendi içinde dönüşerek, boyuttan boyuta, enerjiden enerjiye geçerek, bildiğimiz ve bilmediğimiz, gördüğümüz ve görmediğimiz her şeyi var eder. (Daha geriye gidip hiçliğin maddeye ve varlığa çevrilme işlemiyle – elbette tersinden, maddenin ve varlığın da hiçliğe – daha fazla karıştırmayayım.)
Ben okula giderken öğretilen maddenin üç durumu, sanıyorum bugün bilimsel olarak çoktan aşılmış, üç değil, belki otuz üç durumu söz konusu olmuştur. Demem, çeviri işi, yalnızca aynı durumlar ya da aynı ortamlar arası değil, ortamdan ortama, durumdan durumadır aynı zamanda ve de bu işin genelinde.
Her duyumsama, duygu, algılama, her düşünme bir çeviri edimidir. Süreçtir. (Süre karşılığı kullananlar var, üzülüyorum. Süre’nin suyu mu çıktı? Proses karşılığı burada.) Her anlak, bellek, zihin edimi, bir çeviri işlemidir. Her enerji, her güç bir çeviri sonucudur. Var olan her dil bir çeviri işlemidir. (Bahçede gördüğünüz dallı yapraklı gövdeli bitkiyi yazılı olarak dört harfe a-ğ-a-ç çevirirsiniz. Bunu bir de sese çevirirsiniz. Her dilde değişik harflere, değişik seslere çevirirsiniz. Bahçe deyince, o da bir çeviri. Her şey, her şey çeviri.)
Dilden dile aktarmanın dar sınırına hapsedemezsiniz çeviri işini. O en son iş. Ondan önce, her bir dilin kendisi, birer çeviri. Kaynak dil de çeviri, hedef dil de çeviri. Kısaca, dil denen olgu, çeviriden başka bir şey değil. Ve sözde aynı dil dediğimiz dilin, örneğin Türkçe’nin, sayısız çeşitlemeleri arasındaki ilişki, çeviri ilişkisidir. Aynı dili konuşurken, yazışırken, anlaşma çeviri yoluyladır.
Bunu kavrayınca, benimseyince, işimiz kolaylaşıyor. Özel bir iş yapmıyoruz. Bir oluş ilkesini uyguluyoruz. (Sırası gelmişken hemen söyleyeyim, şiir çevrilir mi, çevrilmez mi, gibisinden tartışmalar da bu bağlamda salt abesle iştigal.)

İnsanın Anlaksal Varlığı

Dil konusuna gelince, burada da kaba bir algılama içindeyiz. Bilim insanları değil, ama genelde insanlar dil olgusunu kendilerine özgü sanırlar. Hayvanlar alemini bir yana bırakıyorum. Her türün kendi dili olduğunu artık çocuklar da biliyor. Ama her bitki türünün, her su türünün, her ateş türünün, her rüzgâr türünün, her külte türünün, her taş, her toprak türünün dili olduğu kesin.[1]
Walter Benjamin, buna parmak basmış. Özellikle de insanın dili ile özü arasındaki ilişki üzerine düşünmüş. “Über die Sprache überhaupt und über die Sprache des Menschen” (Genel Olarak Dil Üzerine Ve İnsanın Dili Üzerine) başlıklı denemesinde bu ilişkiyi şöyle belirliyor:
“Der Mensch teilt sein eignes geistiges Wesen in seiner Sprache mit. Die Sprache des Menschen spricht aber in Worten. Der Mensch teilt also sein eignes geistiges Wesen (sofern es mitteilbar ist) mit, indem er alle anderen Dinge benennt. (…) – Das sprachliche Wesen des Menschen ist also, dass er die Dinge benennt.)[1] (İnsan, kendi anlaksal özünü dili ile iletir. İnsanın dili ama sözlerle konuşur. İnsan öyleyse kendi anlaksal özünü (iletilebilir olduğunca), bütün öbür şeyleri adlandırarak iletir. (…) – İnsanın dilsel özü öyleyse, şeyleri adlandırmasıdır.)
Benjamin’e göre, insan dilinin benzersiz özelliğidir bu. Şeylerle gizemli bir bağıntısı vardır. Bu bağıntı, özdeksel değildir, salt zihinseldir. Bunun da simgesi sestir.[1] (Susmak da, sessizlik de sestir, diye eklemek istiyorum. Adalet Ağaoğlu’nun kulakları çınlasın!)
Benjamin açısından bakınca, doğa kendisini yalnızca insanın bilinciyle iletir, yani doğa insan bilincinde çevrilir. Bunun da ortamı dildir. Kısaca, insan ile dili özdeştir. Dili olmadan insan olmaz. Dil, şeylerin, varlıkların, oluşların dilsel özünü iletiyor. Bu ileti, dilin kendisinden başka bir şey değil. Öyleyse, dil kendini iletiyor, diyor Benjamin.[1] Her dil kendini iletiyor. Her varlığın dili, onun anlaksal ya da zihinsel özünü ileten ortamdır.
“Der ununterbrochene Strom dieser Mitteilung fließt durch die ganze Natur vom niedersten Existierenden bis zum Menschen und vom Menschen zu Gott.”[1] (Bu iletimin kesiksiz akımı bütün doğa içinden, en ilkel varoluştan insana ve insandan Tanrı’ya geçer.)
Bunu belirledikten sonra, Benjamin saptamasını yapar: Yalnızca insan, evrensellik ve yoğunluk ölçütüyle en mükemmel dile sahiptir. İşte bu dil, yine tek dil olarak, söylenmezi bilmez. Bu dil, her şeyi söyler. Belki, Benjamin bununla benim vurgulamak istediğimi kastetmemiştir. Ama Benjamin’in görüşünden yola çıkarak, dil yalnız doğayı çevirmekle, söylemekle yetinmez, insanlar arasında, aynı dili konuşsalar da, insanın dilinin bilinen bilinmeyen çeşitlemelerinden her birini ayrı ayrı konuşsalar da, dilden dile iletimin sınırı ve engeli yoktur. İnsan, şeyleri adlandırdığı gibi, başka insanların sözlerini de adlandırabilir.
Benjamin, dillerin sayısız çokluğunu ve çeşitlemelerini de çeviri edimiyle açıklıyor. Ne denli çok çeviri, o denli çok dil, diyerek:
“Die Sprache der Dinge kann in die Sprache der Erkenntnis und des Namens nur in der Übersetzung eingehen – soviel Übersetzungen, soviel Sprachen, sobald nämlich der Mensch einmal aus dem paradiesischen Zustand, der nur eine Sprache kannte, gefallen ist.“[1] (Şeylerin dili, kavrayış ve ad diline yalnızca çeviride geçer – ne kadar çeviri, o kadar dil, yani insan bir kez yalnızca bir tek dil bilen cennet durumundan düşer düşmez.)
Bu bağlamda yakınmayı dilin en belirsiz, en baygın hali olarak tanımlar. Çeviri olan dil, yakınmayla yaralanır. Buna doğallıkla en başta yazınsal çeviri konusunda, bunun güçlüklerine, sözde olanaksızlığına ilişkin yakınma dahildir. Dilde ve diller arasındaki çekişme yakınmaya girmez. Dilin özünde vardır

Söylenen Söylenemeyen

Benjamin, dil içersinde söylenenle söylenebilenin söylenemeyen ve söylenmeyenle çekişmesi hüküm sürer, der. Bu, aynı zamanda edebiyatı, en başta da şiiri tanımlar.
Dil için, özellikle sanat dili için, en başta şiir dili için, söylenemeyen söz konusu değildir. İnsan, bildiği, gördüğü, algıladığı şeyi adlandırır. Hepimizin başına gelmiştir. Bir ağacın, bir çiçeğin, bir meyvenin, bir kuşun, bir suyun, bir tepenin adını bilememişizdir. Birisine danışırız. Ya ilk kez karşılaşmışızdır adını bilmediğimiz şeyle ya da ilgi, öğrenim ve uzmanlık alanımızın dışında kalan bir şeydir o. Bilgisi olan, uzmanı olan, o şeyin adını hemencecik söyler.
Bir de ilk kez keşfedilen ya da bilim, deney yoluyla bulunan bir şey olabilir. Bilinmeyen bir balık türü keşfedilmiştir. Bilinmeyen bir yıldız keşfedilmiştir. Yeni bir alaşım, bileşim ya da teknolojik ürün yaratılmıştır. Buna da ad verilir. Çoğunlukla bulan ya da keşfedenin adıyla adlandırılır.
İnsanın işi, özünün gereği, adlandırmak. Yaratıcı tözü buradadır. Onun için belki zorlanır, ama olanaksız değildir. Her şeyi adlandırır. Duyularıyla algıladığı, sezileriyle yakaladığı, duygularıyla yüzdüğü, düşgücüyle yarattığı… (Elbette eylemleri ve nitemleri de adlandırır.)

Dilden Dile

Sesi sese, çiziyi çiziye, harfi harfe, sözü söze çevirmek, bütünüyle bir çeviri süreci olan yaşam içinde, aslında aynı ortamın çeşitlemeleri (varyasyonları) arasında gelişen bir süreç olduğu için, belki en doğal, en kendinden olanıdır. Aynı dilin çeşitlemeleri arasında bu bazen, iki dil arasındaki çeviriden daha çetin olabilir. Yalnızca meslek ve toplumsal kesimler arasında ortaya çıkan iletişim engelleri değil söz konusu ya da eğitim düzeylerinden kaynaklanan. Siyasetçilerin birbirinin dilini anlayamamaları, eşlerin aynı şeyi söylerken bile, anlaşamamaları gibi özel durumlar da var. Bu durumlar saymakla bitmez.
Buna karşılık, bir dildeki (kaynak) yazınsal metnin öbür (hedef) dile çevrilmesi sırasında, deyim, söz, imge, benzetme tam tutmuş mu, tam oturmuş mu gibisinden sorular, aynı dilin bireysel, toplumsal kesim v.b. çeşitlemeleri arasındaki iletişim engelleri değin yüksek değildir.
John Updike, bir öyküsünde, dilin içinde doğasından var olan, garip, güçlü, tanımlanamaz ve yadsınamaz, çürütülemez gizemli yaşamdan söz eder. İşte dilin içindeki bu gizemli yaşamla her dili her dile, her şiiri her dile çevirmek yalnızca mümkün değil, aynı zamanda doğaldır.
Yazınsal çeviride başka bir sorun vardır. Örneğin, Rilke’yi Türkçe’ye çevirirken, sonuç Yüksel Pazarkaya mı olacak, yoksa Türkçe’de de Rilke kendisi kalabilecek mi? Yüksel Pazarkaya, kendisini geri çekebilecek, görünmez kılabilecek mi? Hiç ortada görünmeden, hiçbir beklentisi olmadan, Rilke’nin hizmetine girebilecek mi?
Çeviri, çeviridir. Kendine uyarlama değil! Çeviri, bir dilden başka bir dile aktarma, kaynak dildeki yazarı, hedef dilde de özgünlüğüyle var kılmadır. Çevirmenin, yazar olarak kendisini ortaya koyduğu, giderek öne çıkardığı durumlar, çevirinin uyarlama sınıfına girer ki, burada çeviren, yazara hizmetten kaçınmış, yazarı kendisine hizmet eder duruma sokmuştur. Yazar – hele yaşamıyorsa – buna müdahele edemez.
Bu noktada çevirinin erdem sorunu ortaya çıkar.


Ötekini Aşmak

Çeviri, ötekiyle kendi arasındaki yoldur, köprüdür. Çeviri olmadan bütün diller yabancıdır. Kendi dilimiz dahil. Bütün dil çeşitlemeleri birbirine yabancı gelir. Bunun için Benjamin, “alle Übersetzung nur eine irgendwie vorläufige Art ist, sich mit der Fremdheit der Sprachen auseinanderzusetzen“[1] (bütün çeviri, dillerin yabancılığını bir biçimde sorgulamanın şimdilik bir türüdür.) der.
Buradan çıkan sonuç, çeviri, dillerin yabancılığının görünüşte kaldığını, aslında böyle bir yabancılığın söz konusu olmadığını kanıtlar. Benjamin, bunu açıkça ifade ediyor. Çeviri sonuçta, dillerin birbirleriyle en içten ilişkisini ifade için elverir, dedikten sonra, şöyle diyor: “Jenes gedachte, innerste Verhältnis der Sprachen ist aber das einer eigentümlichen Konvergenz. Es besteht darin, dass die Sprachen einander nicht fremd, sondern a priori und von allen historischen Beziehungen abgesehen einander in dem verwandt sind, was sie sagen wollen.”[1] (Dillerin o düşünülen en içten ilişkisi, oysa özel bir yakınsılık ilişkisidir. O, dillerin birbirine yabancı değil, peşinen ve bütün tarihsel bağlantıların dışında, söylemek istediklerinde akraba olmalarında yatar.)
Çeviri, bu işleviyle dillerin demek istediklerinde en içten birbirleriyle akraba olduklarını bilene bilmeyene gösteren bir barış edimidir. Diller birbirine yabancı değildir, hangi dil olursa olsun, dilleri konuşanlar birbirlerine yabancı değildir. Daha ötesi en derinden, en içten birbiriyle akrabadır. Akrabalar arasında da çekişme olur, ama düşmanlık, kin ve savaş olmaz, olmamalıdır.
Çeviri, ben ile sen, öteki ile kendi arasındaki yapay sınırı ortadan kaldırır. Açıkça, bu sınırı koyanın, aslında kendi sorunu olduğunu gösterir. Friedrich Dürrenmatt’ın şu saptaması aynı sonuca varıyor: “Ja, wer ist der andere? Das bin ja immer nur ich selber.”[1] (Evet, kimdir öteki? Bu aslında hep yalnızca kendimim.)
Daha çarpıcı söylenebilir mi? Öteki, diyen, öteki diye bakan, ötekini horlayan, aslında kendisi ötekidir, kendi kendini horlar. Çeviren, kendini geri çekerek, kendi yerine çevirdiği ötekini koyarak, onu ben kılarak, bu ötekilikten sıyrılır ve öteki ile kendi arasındaki sınırı ortadan kaldırır. Çeviri, sınırları, duvarları ortadan kaldırır.
İşte çeviri dediğimiz edim, evrenin düzenindeki temel tasarımdır. Bu düzen içinde yer alan her şeyin, her varlığın, her türün birbirine yabancı değil, birbiriyle en içten, en derinden akraba olduğunun ifadesidir.
Yazın için söylersek: Çevirmen barış insanıdır. Ondan daha etkin barışçı da yoktur.

Gökçeada, Temmuz 2007

Kemal Özer

Kemal Özer

ŞİİR ÇEVİRİSİ ÜSTÜNE SAYIM SUYUM


Şiir çevirisine emek harcamak 1976’ya değin hiç aklımdan geçmemişti. O yıl ilk kez yurt dışına çıkıp Bulgaristan’a gittim. Gençlik yıllarından beri okuru olduğum, gurbetteki yaşamını uzaktan izlediğim Fahri Erdinç’le bu gezide buluştuk. Sonraki yıllarda da benim gezilerim sürdükçe yeni buluşmalarla bir araya geldik. Buluşmalar dışında yazışmaya da başladık.

Fahri Erdinç, kendi yazdıklarının yanı sıra çeviri yapmayı iş edinmişti. Türkçeden Bulgarcaya, Bulgarcadan Türkçeye çeviriler yapıyordu. Çevirdikleri arasında şiir önemli bir yer tutuyordu. Bulgar ozanlarından Türkçeye çevirdiği şiirler vardı elinde. Ama kendisi uzun süredir yurt dışında yaşadığından Türkçedeki gelişmeleri izlemek konusunda kimi kaygılar taşıyordu. Bizim ilk buluşmamızdan sonra, bu şiir çevirilerini bir de benim gözden geçirmemi, söyleyiş bakımandan katkıda bulunmamı istedi.

İlk olarak Lubomir Levçev’ten hazırladığı Haydut Otu adlı kitabı, Türkiye’de yayınlanmadan önce gözden geçirip birtakım önerilerde bulundum. Başlangıçta bunu bir çeviri işbirliği olarak görmüyordum. Erdinç ise bunu bir ortak çalışma saydı ve yayınlanan kitapta benim adımın da kendi adının yanına eklenmesine karar verdi.

Böylece adım ilk kez bir çeviri şiir kitabında çevirmen olarak yer almış oldu. Levçev’in Haydut Otu kitabını, başka Bulgar ozanlardan çeviriler izledi. Georgi Cagarov’tan Benimdir Bu Dünya, Lıçezar Elenkov’tan Granit Destanı, yine Levçev’ten Kurşun Asker gibi. 1980-86 arasında bu tür çeviriler kitap dışında kimi dergilerde yayınlanmak üzere de sürdü. Saydığım ozanların dışında başka Bulgar ozanları eklendi bu listeye.

Fahri Erdinç’le yaptığımız bu çalışmalar bana başka ozanları daha yakından tanıma ve değişik şiir serüvenlerini öğrenme olanağı sağladı. Kendi şiirimi bir anlamda sınama ve geliştirme fırsatı oldu. Böyle düşünmeye başlayınca, üstelik özellikle sosyalist ülkelerde uygulanan işbirliğine dayalı şiir çevirisinin aldığı başarılı sonuçlara tanık olunca, şiir çevirisine emek harcamayı önemsedim. Bunda 80 sonrası, toplumcu şiire karşı ülkemizde başlatılan saldırının da önemli rolü var elbet. Bilindiği gibi, Batı’da böyle şiir yazılmıyor türünden savlar nerdeyse koro halinde dile getiriliyordu. Batı şiiri örnek gösterilirken nasıl tek yönlü davranıldığı bence çok açıktı. Ama bunu çeviri alanında yapılacak çalışmalarla da göstermek gerekiyordu. Böylesi çalışmaların bir ucundan tutabileceğimi düşünmeye başladım.

Ayın Öteki Yüzü başlığı altında, Batı şiirinin görülmek ve gösterilmek istenmeyen yüzünden çeviriler yapılır, çevrilen ozanlar etkinliklerle tanıtılırsa bir işlevi olabilirdi. Bulgar şiiri dışında ilk olarak Macar şiiri gündeme geldi böylece. Macar türkoloğu Edit Tasnadi ile tanışmamın önemli bir rolü oldu bunda. Konuşma ve yazışmalar, onun Türkçeyi başka türkologlardan çok daha iyi kullandığını gösteriyordu. O yüzden rahatlıkla çeviri önerisinde bulunabilirdim. Öyle oldu, ilk olarak Attila Jozsef’i çevirmeye başladık. Bu çalışmaları sürdürmek ve geliştirmek üzere 3 kez Macaristan’a gittim. Attila Jozsef’ten Temiz Yürekle kitabını, Miklos Radnoti’den Köpüklenen Gök kitabı izledi. Son günlerde buna Macar kadın ozanlardan yaptığımız Yüzünün Arkasında Mayıs adlı seçki eklendi. Henüz bitiremediğimiz Çağdaş Macar Şiiri adlı seçki için başka ozanlar da bu çalışmalar içinde yer aldı.

Bulgarca ve Macarcanın dışında Erem Melike Roman’la Romenceden çeviriler araya girdi sonra. Ama en büyük açılım, eşimin (Gülşah Özer) işbirliğiyle İngilizceden (ayrıca Bulgarcadan da) yaptığımız çevirilerle gündeme geldi. Çeviri şiir kitaplarının sayısı gelip 14’e dayandı. (Önümüzdeki günlerde Erik Stinus’tan Kışın Bir Ağacın Binde Biri yayınlanınca 15’e ulaşacak.) Dergilerde kalanları da sayarsak epeyce uzun bir liste ortaya çıkıyor şu an. Günün birinde bunların ayrıntılı bir dökümü yapılabilirse bu çalışmalara verdiğim emeğin ne bıraktığı görülebilir.

Kendi adıma, şiir çevirisi çalışmalarımdan hoşnutum. Ayın Öteki Yüzü’nü aralamaya hizmet ettiğimi düşünüyorum. Yeri gelmişken iki büyük yenilgiden söz etmem de gerekecek. Biri Brecht, öteki Neruda’nın Canto Generale kitabı. Bunların çevrilmesinde emeğimin bulunmasını çok istemiştim. Uygun bir çeviri ortağı bulamadığım için yapamadım. (Yapsaydım önemli bir sonuç alacağımı düşünmekten hâlâ kendimi alamıyorum). Çeviride işbirliği konusunda olumlu düşünmeme karşın, böyle bir olumsuzluğu da sineye çekmek gerekiyor demek ki!

Sevin Okyay

Sevin Okyay

Başka dille söylemek...

Çeviri bir onur işidir. Bir dille söylenmiş bir şeyi en doğru şekliyle başka bir dille söyleme sorumluluğudur. Bunu yapmak bir de insana keyif veriyorsa, başka ne isteriz ki? Belki yazmak... Başka birinin yazdıklarını çevirmek yerine kendisi, kendi diliyle yazmak... Ne var ki bu da her zaman mümkün olmayabiliyor.

Ben kırk yılı aşkın süredir çeviri yapıyorum. Onda biri bile elimde değil. Yazılar konusunda da böyle bir ihmalkârlığım vardır zaten. Yazı neyse de, insan kitaplar kütüphanesinde dursun istiyor doğrusu. İçlerinde, çevirdikten sonra basılmış halini hiç görmediğim bir tane bile var. Ama sanırım son on yıldakiler eksiksiz olarak bende. Elimde olmayanlardan çok sevdiğim bir Howard Fast vardır, adı “Yapayalnız”dı galiba. Hayli makas yemişti, çünkü yayıncı yirmi formadan fazla kâğıt harcamak istemiyordu. Bir dönemmiş, işte. Umarım artık yapılmıyordur. Yıllar öncesinden kalma, üçte biri kırpılmış, atlanmış kitaplardan örnekler hâlâ duruyor. Artık yapılmadığını umduğum bir şey de, klasiklerin bedavadan tercümeleridir. Çevrilmiş bir kitabı alır, her sayfada iki kelime değiştirir, uyduruk bir çevirmen adıyla yayımlarlardı. Yasalara göre, her sayfadaki iki farklı kelime, çevirinin de farklı olduğunun kanıtıydı. Geriye kalan bütün “aynı”lıklar, tesadüf sayılıyordu.

İlk çevirimi (yıl 1963 olmalı, ya da ’64) Arkın Yayınları’na yaptım. Altmış küsur kitaplık bir diziden (sanırım) bir kitaptı: İnsan Vücudu. Canım çıktı, Pars Tuğlacı’nın “Tıp Sözlüğü”nü satır satır okumuşumdur herhalde. Editörüm Rekin Teksoy’du, ama bu bahtsız olayı hatırlamıyor. İkincisi, İnkılâp’a bir Georgette Heyer kitabı... Çok komikti, harikaydı ama 19’uncu yüzyıl İngiltere’sinde geçiyordu ve kahramanlardan biri o dönemin Londra hırsız argosuyla konuşuyordu. Rızapaşa Yokuşu’ndaki Redhouse Kitabevi’nden muhtelif argo sözlükleri bulmuştum; İngilizce’den İngilizce’ye, tabii. O kitabın hakkından geldikten sonra, hayatta hakkından gelinmeyecek kitap olmadığını, yalnızca bazılarını çevirmenin çok daha zor olduğunu ve daha uzun sürdüğünü öğrendim. Ne yazık ki basılmadı.

Hayatta yaptığım en zor üç çevirinin üçünü de YKY’ye yaptım. Bir Bruno Schulz hikâyesi (lanet olsun, adını hatırlamıyorum; “Gergedan”a yapmıştım), Bir J.D.Salinger kitabının yarısı olan “Seymour: An Introduction” (Hatta editörüm bile cümlelerin bazılarının kanırttığını söyledi. Ama ne yapayım ki, İngilizce’si de kanırtıyordu) ve Kutlukhan Kutlu ile birlikte yaptığımız “Dictionary of Imaginary Places / Hayali Yerler Sözlüğü” (Alberto Manguel, Gianni Guadalupi). Sonuncudan ayrıca bahsedeceğim, çünkü hayatımızın üç buçuk yılını aldı. Az basıldı, ama ikinci baskı yaptı, çok şükür. Gördüğüm en güzel kitaplardan biridir. Ne var ki, çevirirken nefret etme düzeyine gelmiştim.

Çeviri nankör iştir, bütün bir kitabı özenle çevirirsin. Sonradan yerli yerine oturmamış iki-üç kelime görür, kendine kahredersin. Ya da bir bakarsın, birisi ya kitabın farklı bir çevirisinde veya başka bir kitapta aynı kelimeyi/deyişi çevirirken daha iyi bir karşılık bulmuş... Kimileri bilgisine/hafızasına güvenir, sözlüğe az bakar. Ben çok bakarım. Yazar kalkmış, bir kelimeyi kullanırken onun on altıncı anlamını kastetmiş olabilir, nereden bileceksin? Ayrıca, özellikle Harry Potter / Manguel gibi çevirilerde (aslında hepsinde) kendime küçüklü büyüklü “glossary”ler, gerekiyorsa listeler yaparım. Hatırlıyorum da, “Hayali Yerler Sözlüğü”nde ilk altı ayımız İngilizce olarak alfabe sırasına konmuş maddeleri Türkçe’ye çevirip yeniden alfabe sırasına koymakla, ama daha da çok, çeşitli listeler yapmakla, göndermeler saptamakla geçmişti. Liste sorumlusu bendim, deli pösteki sayma işlerini severim. Ancak, Manguel ve Guadalupi’nin kılavuzluk ettiği yerleri yazan yazarların kitaplarını alma girişimimiz, bunlardan birinin değerinin 500 dolar olduğunu görmemizle sekteye uğradı. Bu çeviride, gerek düzeltme, devamlılık sağlama olarak, gerek olur olmaz eski (bir kısmı “namevcut”) kitapları temin etme yönünden, editörümüz Selahattin Özpalabıyıklar’ın çok yardımı oldu. Başka bir editörle ne yapardık, bilmiyorum. Aynı şekilde, Harry Potter kitaplarında Ayça ve Betül’ün de çok yardımını görmüşüzdür. Demek ki, çevirmen için önemli şeyler arasında işine sevgiyle bağlı, yetkin bir editörün varlığını da saymak gerek.

Bir de, mümkünse, her iki dili bilmek gerekiyor. Yani, bundan aşikar bir şey olur mu derseniz eğer, sizi piyasadaki çevirilerin büyük kısmını okumaya davet edebilirim ki, size yazık olur. Biz bir aralar, çok okuduğu için bağrı çok yanmış birkaç kişi, işi sadece birbirimizin çevirilerini okumaya, ya da içimizden birinin tavsiye ettiği genç çevirmenlerin çevirilerini okumaya kadar vardırmıştık. En azından, özgün metnin kırpılmadan, bölümleri atılmadan çevrildiğinden emin oluyorduk, türkçeler de kulak tırmalamıyordu. Bu kırpılma işi maalesef şimdi bile yapılıyor. Bazen bir bölümü (diyelim ki, bambaşka bir şey için; ya da meslektaşınız belli bir şeye ne demiş kabilinden makul bir merakla) orijinaliyle karşılaştırdığınız zaman, o meslektaşın paçası sıkışınca bir cümleyi, birkaç cümleyi, hatta bir paragrafı gözünü kırpmadan atmış olduğunu görüyorsunuz. Aslında bunu yapanların afişe edilmesi gerektiğini düşünüyorum ama, insan yıllarını şöyle ya da böyle bu mesleğe vermiş kişilere de her şeye rağmen kıyamıyor.

Çeviri üzerine bir yazı, siz neye uğradığınızı anlayamadan, on beş sayfaya ulaşabilir. Onun için, en iyisi burada kesmek. Her iki dili de bildiğinizi varsayarsak, öncelikle yazarın ne dediğinin (ya da şairin; öyleyse, kolay gelsin) anlaşılması gerekiyor. Bazı kitaplarda bu işi sadece kendi bilginizle, sözlük yardımıyla halledemiyorsunuz. İş ansiklopedilere, sair kaynaklara kadar uzanıyor. Harry Potter’da genellikle böyle olur. Eh, ne yapalım? Dedik ya, çeviri nankör bir iştir. Onun ne dediğini anladıktan sonra da bunu kendi dilinizde (Türkçe’ye çevirdiğinizi varsayıyorum) anlatmalısınız. Kendi dilinizi de iyi kullanarak. Anlaşılmayı sağlayacak minik değişikliklerin, hatta “Seymour: An Introduction”ı yaparken bundan kaçınmış olsam da; bazen anlamayı kolaylaştıracak cümle bölmelerin mübah olduğunu düşünüyorum. Her şeyin üstünde, yazarın üslubunun üstüne kendi üslubunuzu oturtmaya kalkışmamak gerek. Can Yücel’i çok sevsem de, “Türkçe söylemek” olayına bu yüzden karşıyım. “Bir ihtimal daha var,” zekice bir buluş olmakla birlikte ne yazık ki “To be or not to be”yi karşılamıyor. Shakespeare gibi yazarlarda bir de şiirsellik meselesi var, tabii. Çok doğru düz çeviri yapan bazı kişiler, ne yazık ki onun efsunundan uzak kalmış. Ama şiir çevirisi bambaşka bir şey, üzerine ahkâm kesmek de benim haddim değil. Zaten bizim sözümüz doğru çeviriler yapanlara değil, bu zahmete girmeyenlere ya da sahiden ehil olmayanlara. Bırakın, insanlar sevdikleri yabancı yazarları bu işi ciddiye alan, onları da seven kalem erbabının kaleminden tanısın. Yoksa özgün metnin sahibini hiç hak etmediği nefret oklarına hedef kılabiliyorsunuz.

Feyza Hepçilingirler

Feyza HEPÇİLİNGİRLER

K Ö T Ü Ç E V İ R İ N İ N T Ü R K Ç E Y E E T T İ K L E R İ


Kaynak metne ne kadar sadık kalınması gerektiği, çeviride özgürlüğün sınırları, yabancılık duygusu yaratmanın gerekliliği ya da zorunluluğu, dilsel aktarımın kültürel farklılığı yansıtıp yansıtmadığı ve çeviri alanında akla gelebilecek daha pek çok konu başlığı… Kuşkusuz tümü de çok önemli; ama ben, çeviri alanında tarafsız olma iddiasında değilim. Hatta tam tersine tarafım ve tek açıdan, Türkçe açısından bakıyorum çeviriye; çeviri yoluyla Türkçeye gelenlerle ilgileniyorum. Daha çok da bu gelenlerin Türkçeye neler ettiğiyle. Nereden geliyor, denirse yanıtlamak kolay: En çok İngilizceden geliyor. Çevirilerin çoğunun İngilizceden yapıldığını, özgün dilleri İngilizce olmayan yapıtların (Yapıt sözcüğünü en geniş anlamıyla kullanıyorum. Yalnız edebiyat ürünlerini ve kitapları değil, filmleri, dizileri, reklamları da katıyorum bu sözcüğün içeriğine) birçoğunun da İngilizceden çevrildiğini düşünürsek, çeviri yoluyla gelenler yerine, İngilizceden gelenler bile diyebiliriz pekâlâ. Türkçe mantığını zedelemediği sürece İngilizceden aktarılan söz kalıplarının Türkçe için yeni anlatım olanakları yaratabileceğinin farkındayım. Böyle örnekler, yerlerini çabucak buldukları ve bir gereksinmeye cevap verdikleri için, dilde hep varmış gibi doğal karşılanıyor, göze batmıyor. İşte dilsel alışveriş yoluyla Türkçeyi zenginleştirenler bunlar. Çeşitli söz kalıpları, sözdizimi örnekleri, terimler, değişen yaşam koşullarının dayattığı nesne ve durumlara verilen adlar, Türkçesi olmayan kavramlara bulunan Türkçe karşılıklar… Yabancı karşılıklarıyla dile buyur edilmek yerine, Türkçeleri bulunduğu sürece bunlar hep dilimizi geliştiren, çağa uyduran, zenginleştiren etkileşimler. Türkçenin sözdizimini ters yüz etmekle birlikte, yine de farklı bir çeşni katan ki’li tümcelerin de Türkçeye çok boyutlu bir anlatım olanağı sağlayan devrik tümcenin de çeviri yoluyla geldiğini unutmuyorum bu arada. “Çevirinin Türkçeye Katkıları” başka bir yazının konusu olabilir; ama bu sevindirici olanın karşısındaki durum; yani “Çevirinin Türkçeye Ettikleri” ivedi önlem alınmazsa Türkçe için yaşamsal tehditler oluşturacak boyutta ciddi bir tehlike. İşte bu yüzden olumlu örneklere değil, olumsuzlara bakmaya, neyi, hangi bakımdan tehdit ya da tehlike olarak gördüğümü, dilimin döndüğü kadar, anlatmaya çalışacağım.

Türkçenin mantığı, matematiksel yapısı, sağlam kurgusu için tehdit oluşturan aykırı kullanımlar, olumlu örneklerle karşılaştırılamayacak bir yayılma hızıyla Türkçede anlamsal kaymalara, zorlamalara yol açmakta ve kötü etkileri belki de bir daha onarılmayacak hasarlar meydana getirmekte. Bu aykırı kullanımlar, çeviri yoluyla Türkçede dolaşıma sokuldukları andan itibaren, ABD’nin bütün dünyada estirdiği kültürel benzeştirme, kendi yaşam biçimine özendirme rüzgârını arkalarına alıp bir özenti halesiyle çevrili olarak yayılıyor; olağanüstü etki gücüne ulaşıyor. Sonrasında gündelik dili etkileyecek, en umulmadık kişilerin ağzından duyulacak, edebiyat diline girecek, bilim diline sızacak, kitle iletişim araçları tarafından yaygınlaştırıldıkça önlenmesi değil, karşı çıkılması bile olanaksızlaşacak; kalıcı etkiler yaratabilen bir moda haline dönüşecek; hatta dönüştü, dönüşüyor. Yeni kuşakları, içinde hiç yabancı sözcük bulunmayan bu kullanımların Türkçeye ait olmadığına, Türkçenin iç işleyişini bozduğuna inandırmak gitgide zorlaşıyor. Daha da zorlaşacak. Kulak alışıyor, el alışıyor, dil alışıyor. Türkçe için, yabancı sözcüklerin akınından daha boyutlu ve daha ciddi bir tehlike olarak karşımıza çıkıyor.

“En iyi yedinci finalistimiz, en iyi beşinci yarışmacımız” biçimindeki kalıp, televizyonlardaki birtakım yarışma programlarında duyulmaya başladı önce. Belki daha önce girmişti Türkçeye; ama yaygınlaşması o yarışma programlarıyla oldu. Sonrasını tahmin etmek hiç zor değil. Toplumun her katmanına büyük bir hızla yayıldı. AKP’nin seçim afişlerine bile girdi. “Avrupa’nın en büyük 6. ekonomisi olduk.” diye yazıldı o afişlerde. Olsun, gelsin, ne olur, denebilir mi? “En büyük, en iyi, en güzel”, Türkçede “tek”lik anlamıyla birlikte algılanmaz olacak artık. Oysa öyledir. “En büyük” denmişse bir şey için, ondan daha büyüğü yok ve o şey, büyüklükte biricik demektir. Büyüklük sıralamasında beşinci, altıncı olunabilir; ama beş tane, altı tane “en büyük” olmaz. Ne yazık ki bu kullanım, Türkçenin güzelim mantığında bir kara delik olarak yaygınlaşmasını sürdürecek.

“Hepsi, tümü, bütünü” gibi sözcükler kapsayıcı bir üst sınır çizer Türkçede. Bir şeyin “hepsi” söz konusuysa dışarıda tek bir eleman bile kalmamış demektir. “İnsanların tümü” dedikten sonra “Bir de zenciler” derseniz, zencileri, insan kapsamında görmüyorsunuz demektir. Öyleyse “Hepsi ve daha fazlası”, “Tümü ve daha fazlası” gibi söyleyişler nedir? Türkçenin matematiksel küme mantığını zedelemiyor mu bunlar?

“Bir” sözcüğüyle ilgili bollukta da İngilizcenin etkisi var. “Ben anneyim. Çocuğum için her şeyin iyisini isterim.” demesini beklediğimiz anne, “Ben bir anneyim.” diye söze başlıyor. “Ben bir diş hekimiyim. Ben bir doktorum.” vb. yerine “Öğretmenim. Doktorum.” demiyor muyduk düne kadar? Türkçe mantığına göre bakarsak, sondaki ekeylem birinci kişi eki, doktorluğun, konuşan kişinin mesleği olduğunu söylemeye yeter. “Ben” diyen kişi de “bir” olduğunu belirtmeye gerek duymaz. İngilizcede “I’m a doctor.” deniyor olabilir; ama Türkçede mesleğini söyleyen kişi, “Doktorum” dediğinde hem “ben”, hem de “bir” demiş olur. İngilizcedeki “a / an” karşılığı olarak arttığını sanıyorum bu “bir”lerin. “Sanıyorum” der demez durmak gereğini duydum. “Sanırım” ve “umarım” bolluğuna da dikkat çekmekte yarar var. “Umarım” bir çeşit kaymayla “inşallah” sözcüğünün yerine geçti. Belli durumlar için yeğlenebilecek bir seçenek. Hiçbir sakıncası yok; ama “sanırım”lar öyle değil. “Sanırım seni kucaklamak istiyorum.” diyorsa biri; orada Türkçe sorunu var. Kucaklama isteği, o anda duyumsanan bir coşkuyu dile getirirken “sanırım” sözcüğü, bıçak gibi kesiyor o coşkuyu. Konferanslarımda bu örneği vermişsem, ardından gençlere, “Böyle diyen birine kendinizi asla kucaklatmayın. Gerçekten kucaklamak isteyip istemediğinden hele bir emin olsun.” diye uyarıda bulunmayı da ihmal etmiyorum. Bu “sanırım”, “galiba, herhalde, belki de” gibi sözlerin yerine kullanılıyor artık ve kötü olan yan şu, onları kullanılmaz duruma getiriyor. Anlamsızlığa yol açması da cabası. Aşağıdaki karşılıklı konuşma bunun örneği:

— Sanırım uzay gemisinin bir parçası Lex’te.
— Emin misin?

“Sanırım.” diyen birine “Emin misin?” diye sorulursa bu Türkçe olmaz; aptalca olur.

Ya şu karşılıklı konuşma Türkçe açısından ne kadar doğal?

— Hatırlayabileceğimi sanmıyorum.
— Tabii ki hatırlıyorsun.

Karşısındaki, hatırlayamayacağını sanan kişiden daha iyi bilebilir mi onun hatırlama kapasitesini?

İngilizceye uyan bir söz kalıbı Türkçeye çevrildiğinde gülünç olabilir.

— O adam bir pislik.
— Neden?
— Neden bir pislik olduğunu duymak ister misin?

Şöyle bir karşılıklı konuşmada ise anlamsızlığın dışında “evet / hayır” sorunsalı da var:

— İki hafta sonra ne oluyor?
— Öğrenmek istemezsin.
— Hayır, öğrenmek istiyorum.

“Evet / hayır” kullanımlarında İngilizce ve Türkçe kimi zaman ters düşebiliyor.

— Bu iş böyle sürüp gitmeyecek, diyen birine, İngilizcede “Evet, sürecek.” denebilir. O iş konusunda inat eden biri ise Türkçe konuşuyorsa “Evet, sürecek.” değil, “Hayır, sürecek.” der.

“Boş ver. Aldırma. Sorun değil. Üstünde durma.” anlamları yerine “Unut gitsin” denmeye başlandığının farkında mıyız?

“I’m sorry”ler “Üzgünüm” diye çevrilmeye başlandığında kimsenin aklına karşı çıkmak gelmemişti. Oysa “üzgünüm”, ekeylemin geniş zamanıyla çekimlenmiş bir addı ve o anda duyulan pişmanlığı, özür dileme isteğini değil, daha ağır bir durumu, geniş bir zaman dilimine yayılan ve kolayına düzelmeyecek üzüntülü bir hali anlatırdı. Şimdi artık bu anlama gelmiyor.

“Deli mi bu adam? Hiç öyle şey denir mi? Hiç böyle bir şey yapılır mı?” Türkçenin doğal kullanımıyla böyle ifade edilmesi gereken durumlar için de Türkçeye yabancı ve aykırı kalıplar kullanıldığı oluyor. “Bu işi yapmak için çıldırmış olmalı.”, “Bunu demek için çıldırmış olmalı.” vs.

Son zamanlarda duyduğum bir kalıp da şu: “Ben bunu hak etmek için ne yaptım?” Bir kötülükle karşılaşmanın hak edilip edilmediğini sorgulatan bu söz, başka bir yaşam tarzının ürünü olduğunu ele vermiyor mu? Müslüman Türklerin dilinde bir cezanın hak edilip edilmemesi diye bir anlayış var mıydı? Başa gelen şey, kaderdi; hak edilip edilmediği sorgulanmadan çekilirdi.

İngilizceden olduğu gibi çevrildiği için Türkçede yabancı duran kalıplardan biri de “Why don’t we…” kalıbı. “Neden yarın öğle yemeğinde buluşmuyoruz?” diye dile getirilen önerinin Türkçesi “Yarın öğle yemeğinde buluşalım mı?” ya da daha içten bir istek için, “Hadi, yarın öğle yemeğinde buluşalım.” değil midir? Türkçede, “Neden şöyle şöyle yapmıyoruz?” diye sorulduğunda en doğal karşılık, “Neden yapalım?” olmaz mı?

“Senin kalbini kırmak istemem.”, “Sen kalbini kırmak istemediğim bir kişisin.”, hatta “Sen kalbini kırmak istemediğim biricik kişisin.” yerine çoktandır, “Sen kalbini kırmak istediğim en son kişisin.” denmeye başlandı. Neden aykırı Türkçeye? “Sen kalbini kırmak istediğim… “bölümünü duyar duymaz, Türkçe bilen, Türkçeyle düşünen biri, bunu hemen, “Benim kalbimi kırmak istiyormuş demek ki” diye algılayacaktır da ondan. Sözün gerisi yalnız kaçıp kurtulma olasılığı bulunduğunu anımsatmaya yarar. Mademki en son kırılacakmış, hâlâ zaman var, kırılmaktan kurtarılabilir o kalp.

Çoktandır televizyon dizilerinde (YERLİ TV dizilerinde) kullanılan çeviri Türkçesi kalıpları da var. Ağanın karısı, kocasına övgüler düzmek istediğinde, “Sen bir kadının başına gelebilecek en güzel şeysin.” diyebiliyor. Oysa “eşya” sözcüğünün tekili olan “şey” sözcüğü, nesne anlamı taşır ve Türkçede insan için kullanılmaz. “Başa gelmek” deyimiyle ise yalnız olumsuz durumlar anlatılır. Hem “en güzel” olup hem “başa gelen” bu “şey” aslında o ağanın değil, Türkçenin başına gelmiş olmuyor mu?

Gizli bir tehlike bu; ama çok ciddi. Tabelalardaki yarı İngilizce yarı Türkçe kırık dökük dili, kendini “elit” satmaya çalışan kimi kendini bilmezlerin Amerikanca özentili konuşmalarını / yazmalarını tehdit olarak görmeyi anlamsızlaştıracak kadar ciddi. Çevirmenlerin işlerine özen göstermelerini istemekten, EN AZ kaynak dile gösterdikleri özeni Türkçeye de göstermelerini dilemekten başka çare gelmiyor aklıma. Bir de yitirmeye başladığımız şeyin ne kadar önemli olduğunun farkına varmamız. Türkçe yaşayacaksa yüzyılların hoyrat kullanımına direnen sağlamlığıyla yaşamalıdır; İngilizcenin boyunduruğu altında, ruhsuz bir dil olarak değil.

Şeref Birsel

Şeref Bilsel

İRLANDALI TÜRK ŞAİRİ: JAMES CLARENCE MANGAN

“İrlanda’nın başkenti Dublin ile İstanbul arasındaki mesafe, takriben 4000 kilometredir. İrlanda Türkiye’de çok az benzer. Kalem gibi ince minareleriyle göğe yazı yazarmış gibi görünen camileri yoktur. Sokaklarda leblebi veya köfte satıcısı bulunmaz.Onun yerine, kızarmış patates satılır. Buranın içkisi rakı değil,viskidir. Bir kelimeyle, İrlanda’da asla bir Türkiye havası yoktur. İki ülke arasında büyük bir benzerlik yoktur. Ama Dublin’in büyük meydanlarından birine giderseniz, İrlanda ile eski Türkiye arasında bir bağ olduğunu derhal görebilirsiniz. Dublin’in Saint Stephen meydanında bir heykel vardır: Çok meşhur bir İrlandalı şair olan James Clarence Mangan’ın heykeli. Onun şiir tekniği her İrlanda okulunda öğretilir. Genç, ihtiyar herkes Mangan’ın şiirdeki ustalığını biraz bilir. İngiltere ve İrlanda’da yayımlanan her şiir antolojisinde mutlaka onun birkaç şiirine raslarsınız.”
(Peter Hird, Tarih Mecmuası, 1 Eylül 1968)

Eski dergileri karıştırmayı severim. Daha çok edebiyat ve tarih dergilerini…Bir ‘edebiyat tarihi’ bilinci de bu şekilde ele geçirilebilir ancak. Edebiyat ağırlıklı dergilerin bizde yaklaşık 150 yıllık bir geçmişi var. Bir buçuk asırdır edebiyatımızın üzerinde durduğu meselelerde büyük bir değişim olmadığını eski dergileri karıştıranlar yakından görüyordur. Fakat ‘tarih’ öyle değil; üzerinden kırk yıl geçmeden bir hadisenin tarih müfredatı içinde yer alması bile kabul görmüyor; olayların nedenleri kadar sonuçları ve gelecek zamanlara tesirleri de önemseniyor elbet. Edebiyat ve Tarih bilimleri karşılıklı olarak birbirine yardımcı olmayı sürdürmüştür. Size birazdan bahsedeceğim İrlandalı Şair James C. Mangan’a bir tarih dergisinde rastladım.[1] Şevket Rado’nun “Tarih Mecmuası”nda.
Derginin Eylül 1968 tarihli sayısında Peter Hird imzalı İrlandalı bir yazarın mektubu eşliğinde bir de makalesi yer alıyor. Peter Hird, bu makalesinde, Türklere âşık İrlandalı Bir şair hakkında çok çarpıcı bilgiler veriyor. Bu tarihe kadar Türk edebiyatı çevreleri tarafından kimsenin haberdar olmadığı şair Clamence J. Mangan’a dair bilgilerdi bunlar. Peter Hird, yazısına İrlanda ile Türkiye’yi karşılaştıran- yazının girişine aldığımız- bir bölümle başlıyor. Mangan, Türkiye’yi hiç görmemiş olmasına rağmen Türk gibi düşünerek Türkiye’ye dairler şiirler yazmıştır. Din, dil, tarih, iklim bakımından hiçbir benzerliği olmayan İrlanda’da doğmuş ve hayatı boyunca bu ülkeden dışarı adım atmamış birisi nasıl olur da Türk şiirinin kalıplarına ve yerel duyarlığına uygun şiirler yazabilirdi? “En meşhur İngiliz Şiir Antolojisi” adlı eserde yer alan birkaç Türk şiirinin şairi Mangan’dır. Çok sayıda şiiri bulunan Mangan’ın en güzel şiirlerinin Türk temi üzerine yazdıkları söylenir. Peter Hird, yazısını şöyle sürdürür: “Şüphe yok ki, Mangan’ın kendisini bir Türk yerine koyarak yazdığı eserler İngiliz okuyucusunu şaşırtır. Çünkü bu şiirlerinde Mangan, İrlandalı vatandaşlarına değil, fakat Türk dostlarına hitap etmektedir. Bu bakımdan da okuyucusunu Türk tarihini biliyor kabul etmiş, Türkiye tarihine ait çeşitli telmihler yapmıştır.” Evet bu telmihler, Türk tarihini yeteri derecede bilmeyen İrlandalı okurlar tarafından anlaşılmaz.” Kan, kemik ve boğazlanmış erkekler/ Murad-ı Ekber” diya başlayan “Karamanlan Exile” ( Karamanlı Sürgün) adlı şiirinde, kendisini, babaocağından koparılıp Erzurum’a savaşmaya gönderilmiş bir delikanlının yerine koyar.

“Seni daima rüyalarımda görürüm,
Karaman!
Senin yüzlerce tepeni, binlerce dereni…
Karaman, Karaman!...”
Peter Hird, Mangan’ın Türkiye’ye gitmiş olabileceği üzerine kafa yorar. Bunun içinde bulunulan koşullar dikkate alındığında mümkün olmadığını söyler; fakat “Üç Kalender” şiirini okuyunca insanın onun Türkiye’ye gittiğine inanasının geldiğini de belirtir. Söz konusu şiirde “Lâ ilâhe, illalah!”, Boğaziçi, Emrah, Osman, şarap, gül” gibi bu topraklara ait sesler ve motifler ustalıkla işlenmiştir. Mangan âdeta kendini bir Türk’ün yerine koyarak bu şiiri kaleme almıştır.

“Lâ ilâhe, illallah!
Kuşlar gibi neşeli uçtuk
Biz: Emrâh, Osman, Perizâd;
Güldük, şakalaştık ve seyrettik.
Şarap, güller, neş’e, türkü söyledik.
Bütün şöhretlerden vazgeçtik.
Altın ve mücevhere değer vermedik hiç.
Lâ ilâhe, illallah!
Boğaziçi, Boğaziçi
Bize engel olmadı
Her gün neş’e içinde
Yeşil Boğaziçi’ni
Bir yelkenliyle geçtik”

Bu dizelerde hem Osmanlı şiirinin edası var hem de bir taraftan; “Bütün şöhretlerden vazgeçtik/ Altın ve mücevhere değer vermedik hiç” mısralarından ve “uçtuk” fiilinden hareketle tasavvufi bir hâl, cezbe var! Buradaki motifler birer kolaj, yapıştırma gibi durmuyor; içeriden hissedilerek yazılmış sanki. Mangan, 1 Mayıs 1803’te Dublin’de doğdu. 20 Haziran 1849’da aynı kentte yaşama veda etti. Kırk altı yıllık bir ömür sürdü. Ünlü “Oxford Antologie İnglish Verse” Mangan’ı İrlandalı şairler arasında değil; Türk şairleri başlığı altında gösterir. Babasına parasal açıdan yük olmamak için öğrenimini yarıda kestiği ve bir kütüphanede çalışmaya başladığını söylüyor kaynaklar. Acaba bu kütüphane’de Osmanlı’ya dair kimi tarihi ve folklorik bilgileri barındıran kitaplar mı okumuştur? Bilemiyoruz. Araştırmacılar Mangan’ın Türkiye’ye ve Türkçe’ye neden ilgi duyduğunun bir “sır” olduğu konusunda birleşiyor. Yaşadığı dönemde daktilo olmadığı için elle yapılan çoğaltma işlerinde çalıştığı ve özellikle adli metinlerin kopyalarını çıkarttığı üzerinde de değişik görüşler var kaynaklarda. Bu görüşlerden biri: “Bir yakınına Türkçe ve Türk şiiriyle Almanca bir tercüme sayesinde tanıştığını anlatmış” olmasıdır. Türk şiiri üzerine çalışmanın zorluğunu anlattığı”Unuversity Magazin”deki bir yazısında şöyle diyor:”Türk edebiyatını anlamak çok zor. Türkçe gramer okumakla, küçük izahları dinlemekle olacak iş değil bu. O bilgiyle Osmanlıcayı yazıp okuyamazsınız. İşi ciddi tutmak, uzun bir süre için kendi memleketinizi unutmanız gerekiyor. Adeta yeminli bir Müslüman gibi olmalısınız. Osmanlı’yı, Türk şiirini anlamak ancak böyle mümkün.” Son cümlesi ise oldukça sert ve dikkat çekicidir: “Yani Avrupalılığın bütün eskimiş paçavralarından kurtulmak, onları rüzgâra savurmak gerek.” Mangan’ın, arkasında, bir divan oluşturacak kadar Türkçe eser bıraktığı söyleniyor. Bugüne dek Mangan hakkında birkaç[1] yazı dışında Türkçe’de bir şey yayımlanmadı. Bu yazılardan birini “Ayine-i İskender” köşesinde 21 Ekim 1999 tarihinde İskender Pala yayımladı. Bir diğer yazı ise” Dublin’de Aruz Vezni” başlığı altında Avni Özgürel imzasını taşıyordu. Özgürel yazının bir yerinde şöyle demektedir: “Döneminde bedava gezi tantanalı ağırlamadan yararlanmak, Osmanlı sarayından bahşiş koparmak için eser üreten tipte sanatçılardan biri değil Mangan. İskender Pala ise, Mangan’ın “İrlanda’nın Edgar Allen Poe”su olduğunu söyler.
Mangan ölmeden önce yazdığı son şiirlerinden birinde şöyle demektedir:

“Şimdi kervan yola çıkıyor…meçhul bir ülkeye doğru.
Çanları hareket işaretini vermeye başladı bile…

Sevin ruhum… zavallı kuşum, kurtuldun nihayet.
Nihayet kafesin çöküyor…Demirleri dağılacak yakında.

Elvedâ gaileli dünya, günahlarla haşir neşir olan dünya…
Ruhum Allah’ın sakin yurdunda dinlenecek artık…”

“kuş-kafes” ilişkisiyle “ten ile can” ortaya konuyor. Bu benzetmeler Doğu şiirine dolayısıyla Osmanlı şiirine ait. Kervan’ın “meçhul bir ülkeye doğru” yola çıkması…Sanki Mangan’ın ölümünden kırk yıl sonra dünyaya gelen Yahya Kemal’e ait. Yahya Kemal’in ‘Sessiz Gemi’si şu beyitle açılıyordu:

“Artık demir almak günü gelmişse zamandan
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan”

“Oxford Book of English Verse” kitabındaki 900 şiir arasında tek bir gazel vardır; o gazelin altında ‘Mangan’ imzası vardır.”Dünya” adlı bu 16 mısralık gazel insanın nereden gelip nereye gittiği sorusu üzerine kurulmuştur. Peter Hird, “Aynı kelimenin bir mısra atlayarak mısra sonlarında tekerrür etmesi, İngiliz şiir diline çok aykırıdır. Aslında bu şekilde yazılmış bir tek şiir biliyorum: Mangan’ın gazeli.” diyecektir. Evet, Mangan Türk gazel formunu ustalıkla şiirlerinde kullanmıştır. Mangan, aynı zamanda İrlanda milli marşının da yazarıdır. Mangan öldüğü zaman yastığının altında bir kitap bulundu. Bu kitap bir Türk şairinin Almanca tercümesiydi. Şiirde kimi duyguların ‘baskın’ oluşu halklara ve halkların yaşadığı coğrafyanın sosyo-kültürel dokusuna göre değişim gösterir. Bazı kavramlar, motifler bizim şiirimizde önemli bir yer tutarken başka bir milletin şiir serüveninde yüzeysel bir şekilde ortaya çıkabilir. Bir şairin gitmediği, yaşamadığı bir coğrafyaya dair şiir yazması anlaşılır bir şeydir. Edebiyat tarihimizde bunun çok ve başarılı örnekleri mevcuttur; fakat bir toplumun değerlerine ‘iltica’ ederek o değerler içinden ortaya başarılı şiirler koymak oldukça güçtür. Bu güçlüğü, 4000 kilometre uzaklıktan, bundan 160 yıl önce aşabilmiş bir örnek olarak duruyor karşımızda Mangan. Hiçbir ülke edebiyatında buna benzer bir örnek gösteremeyiz. Mangan, sıradan bir empatiyle sadece kendisini ‘Türk’ yerine koymamıştır; ‘Türkçe’yi de dilinin yerine koymuştur.Bu ülkede ömrünü edebiyata vakfetmişler arasında, bir avuç insan dışında Mangan’ın ismini duyan yok. Bu da mes’elenin başka bir yönü!

Ataol Behramoğlu 1942-



İspanyolca'ya Çeviren: Sergio Badilla Castillo

İngilizce'ye Çeviren : Walter Andrews

Nazım Hikmet 1901-1963


İngilizce'ye Çeviren : Tozan Alkan
İngilizce'ye Çeviren : Özgür Çavuşoğlu

Edip Cansever 1928-1986



İngilizce'ye Çeviren : Tozan Alkan
İngilizce'ye Çeviren : Mustafa Ziyalan

Jacques Prevert 4 Şubat 1900 - 11 Nisan 1977

Fransız şair ve senarist.

Çeviren : Teoman Aktürel

İvan Bunin 1870- 1953


1933 Nobel Edebiyat Ödülü



Rusça'dan çeviren : Sevinç Üçgül

Guy de Maupassant (1850-1893)


Fransız romancı ve kısa öykü yazarı.


Fransızca'dan çeviren : Murat Sirkecioğlu