Çeviribilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çeviribilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Özlem Berk Dil sınırlarını aşan bir çeviri ortaklığı: Joyce Lussu ve Nazım Hikmet

Özlem Berk

Dil sınırlarını aşan bir çeviri ortaklığı: Joyce Lussu ve Nazım Hikmet



Türk Edebiyatı’ndan İtalyanca’ya çevrilen ilk eser 1957 yılında Nazım Hikmet’in Ma è poi esistito Ivan Ivanovic? başlığıyla aktarılan İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu? adlı oyunudur. Bunu 1958’de yine Nazım’ın Poesie (Şiirler), 1960’da şiir ve tiyatro eserlerinden örnekleri içeren Poesia ve Teatro (Şiir ve Tiyatro) başlıklı iki cilt, 1961’de In quest'anno 1941 (Şu 1941 Yılında) ve La Conga con Fidel (Havana Röportajı), 1963’de Poesie d'amore (Aşk Şiirleri) başlıklarıyla şiir derlemeleri ve 1965’de Paesaggi Umani (Memleketimden İnsan Manzaraları) izler.

Nitekim İtalyan okurlar uzun yıllar Türk edebiyatını sadece Nazım Hikmet ve Yaşar Kemal’le tanımışlardır[1]. Nazım Hikmet’in şiirleri defalarca yeniden basılmış, şair özellikle de aşk şiirleriyle tanınıp çok sevilmiştir. Poesie d'amore uzun yıllardır İtalya’da Sevgililer Günü’nde en çok satan kitapların başında gelmektedir.

Nazım’ı İtalyanca’ya aktaran ilk çevirmen olmamasına rağmen, onu tek başına İtalyan okurlara sevdiren Joyce Lussu çok yönlü ve üretken bir yazar, tarihsel bir karakter ve alışılmadık bir çevirmendi.

Floransa’da doğan Joyse Lussu (1912-1998) Marche bölgesinden ilerici, aristokrat ve toprak sahibi bir ailenin üç çocuğundan sonuncusuydu. Büyük annelerinin ikisi de İngilizdi ve Joyce’la birlikte diğer iki kardeşinin adı da atalarının anısına İngilizce konmuştu. Baba Guglielmo Salvadori (1879-1953) Leipzig Üniversitesi’nde felsefe okumuş ve başarılı akademik kariyerine Herbert Spencer’ın eserlerini İtalyanca’ya çevirerek başlamıştı. Eşi Giacinta Galletti’yle (1876-1960) birlikte faşizm karşıtı harekete aktif olarak katılmış, İngiltere’de The Manchester Guardian gibi ünlü gazetelerde yazılar yayımlamışlardı. Ancak 1924 yılında Guglielmo “kara gömlekliler”[2] tarafından ciddi bir biçimde yaralanır ve aile gizlice, sekiz yıl kalacakları İsviçre’ye sürgün olarak gider. Joyce ve kardeşleri burada devam ettikleri okulda Anglo-İtalyan ailelerinin eğitim mirasına Fransızca ve Almanca dil ve kültürünü de eklerler.
Joyce Lussu daha sonra Heidelberg’de Karl Jaspers ve Heinrich Rickert’in öğrencisi olarak felsefe okurken Nazizmin doğuşuna tanıklık eder; Sorbonne’da edebiyat ve Lizbon’da filoloji okur. 1933-1938 yılları arasında Afrika’nın pek çok ülkesini gezer. Anne ve babasının izinden giden Joyce, Avrupa’daki toplumsal, tarihsel ve edebî meselelerle yakından ilgilidir. Adalet ve Özgürlük (Giustizia e Libertà) adlı faşizm karşıtı yeraltı hareketinin sadık bir üyesi ve İkinci Dünya Savaşı sırasında İtalyan direnişinin aktif bir yandaşı olur. 1938 yılından itibaren birlikte olduğu Adalet ve Özgürlük hareketinin lideri Emilio Lussu’yla 1944 yılında evlenir.

Savaştan sonra da Lussu hâlâ barış uğruna savaşanları unutmaz ve pek çok uluslararası barış hareketine dahil olur. Bu çoğulcu kültürel ortamlarda Lussu Avrupa geleneğine, özellikle de İtalya’ya yabancı pek çok yeni kültürle tanışır. Savaş sırasında askeri sınırları aşmasını sağlayan çokkültürlü ve çokdilli özelliğinin bu sefer de İtalya’da tanınmayan bu yabancı kültürlerin edebiyatlarına ulaşmasını sağlayacağını farkeder.

Lussu özellikle şiire meraklıdır, kendisi de şiirler yazmış, Liriche başlığıyla Benedetto Croce’nin derlediği ve çevirdiği ilk şiirleri (bunlardan birkaçı Almanca ve Fransızca yazılmıştı) 1939 yılında yayımlanmıştır. Ancak Lussu, daha sonraları özellikle Batı edebiyatı geleneğine yabancı, az bilinen dillerde yazılmış şiirleri İtalyanca’ya aktarmaya yoğunlaşır. Lussu’nun İtalyanca’ya çevirdiği ilk şiirler ise Nazım Hikmet’in şiirleridir.

Nazım Hikmet ve Joyce Lussu 1958 yılının haziran ayında Stokholm’deki Barış Konferansı’nda tanışırlar. Lussu delegelerden birinin Nazım için ‘dünyanın yaşayan en büyük şairi’ dediğini duyar. Nazım’ı tanımadığı için utanan Lussu, hemen konferansta sergilenmekte olan Nazım’ın başka dillere çevrilmiş olan şiirlerini bulup inceler. Konferans sırasında kısa sürede arkadaş olurlar. Joyce Lussu Nazım Hikmet’le tanışmasını hayatının en önemli deneyimlerinde biri olarak tanımlar. Bu karşılaşma Lussu için aynı zamanda en eğitici deneyimlerden biri de olmuştur (Ballestra, 224-5). Lussu ilk defa Nazım sayesinde Batı merkezli bir bakış açısından kurtulmuş, yeni şiirler ve yeni dünyalar tanımaya başlamıştır.

Lussu ve Nazım’ın ortak dili Fransızca’dır. Nazım’ın Fransızcası ‘kendine özgü’, Lussu’nun çok da önem verdiği dilbilgisi ve sözdizimine fazla dikkat etmeyen bir Fransızca’dır (Lussu, 1998a: 7). Ancak yine de çok iyi anlaşırlar. “Şiirlerim hoşuna gittiyse” der Nazım, “niye onları İtalyanca’ya çevirmiyorsun?” “Deneyelim” der Lussu ve böylece birlikte çalışmaya başlarlar (Lussu, 1998a: 8).[3] Oysa ne Lussu tek kelime Türkçe bilmektedir ne de Nazım İtalyanca.
Lussu otuz yıl sonra bu çeviri deneyimini şu sözlerle anlatacaktır:

Otelin salonuna gittik ve bana kısa bir şiirini okudu. Yıpranmış, küçük bir
kağıda çocukça bir yazıyla yazılmıştı.... Çok iyi şiir okuyordu. Etkili ve
dolgun bir sesi vardı. Türkçe, seslilerden ve yarım seslilerden yana zengin,
güzel bir dildi. Sonra açıklamaya koyuldu. Bana neyi anlatmak istediğini çok iyi
biliyordu. Sözcükler üzerinde çok titizleniyordu. Fransızca karşılığını
bulamadığı zamanlar başka sözcüklerle, deyimlerle, başka dillerden deyişlerle,
benzetmelerle ya da güzel ve devinmesini iyi bilen, ellerini kullanarak
açıklamaya çalışıyordu. Hiçbir zaman anlamadığım ya da yaklaşık anladığım
duygusuna kapılmadım. ‘Yalnızca anlaşılabilir, somut sözcükleri gündelik, bir
köylünün bile anlayabileceği bir dil kullan’ diyordu.[4] (Lussu,1995: 17)

Çeviri hızla ve zahmetsizce ilerler. Lussu’nun kafasında bir belirsizlik olduğunda Nazım anlatmak istediğini örnekler vererek açıklar. Böylece ‘eksik anıştırmalar, dolaysız çağrışımlar bile benzersiz bir biçimde beliriyor ve imgeler başka bir yapı ve başka seslerden yararlanarak, ancak biçime yakın ve anlama uygun olarak yeni bir dilde yeniden doğuyordu.’ (Lussu, 1998a: 9; 1998b: 24).[5]
Lussu’ya göre Nazım’ı çevirmek zor değildir; aslında belki de bütün şairler kolay çevrilebilirler. Önemli olan onları tanıyabilmektir ve bunun için de filolojik bilgi yetmez:

Bunun için özel bir ilgi ve yazarın şiirsel dünyasına, moral ve ruhsal
temellerine, sağ duyusuna ve duyarlılığına katılabilme yetisi olmalı. Eğer bu
paylaşım varsa anlatım ve çevre farklılıkları, çevrildiği dile uygun yapılar
kullanılarak yeniden yaratma sürecinde kolayca eritilebilir. (Lussu, 1995:
18)

Lussu bu yüzden Nazım’ı çevirirken ne Türk dilini, ne Türk edebiyatını ne de Türk, Osmanlı ya da Arap-Fars tarihini öğrenme ihtiyacı duyar. Onun yapmak istediği dilbilgisi kitapları ve sözlüklerle filolojik bir eser üretmek değildir. Zaten Türk şiiriyle de ilgilenmez, sadece Nazım ve onun şiirleridir ilgisini çeken. (Lussu, 1998a: 26-27) Lussu Nazım’ın büyük bir özgürlük duygusuyla yazdığını söyler, ‘çünkü başkalarına anlatacak şeyleri’ vardır. Şair için de, çevirmeni için de önemli olan dilsel bir çeviriden çok anlamsal bir aktarımdır:

Çevirmenler mısralarına hakkını vermezse omuzunu silker yeni mısralar düşünmeye
koyulurdu. Mısralarını cömertçe hediye ederdi çevirmenlere. İnsanlar onlarla
istediklerini yapabilirdi. (Lussu, 1998a: 23)

Dilini değil belki ama, çevirdiği şairin hayatını, kökenlerini, çevresini, kültürünü tanımak ister Lussu. Bu yüzden Türkiye’ye gelmesi şarttır. (Ballestra 226) Nitekim pek çok kez Türkiye’yi ziyaret eder. İstanbul ilk gelişinden itibaren yabancılık çekmediği bir kent olur. Lussu Avrupalı arkadaşlarının anlattığından farklı bir İstanbul görür. Kentin şık ve Batılı semtlerinden ziyade, tozlu ve düzensiz yolların olduğu mahalleleri gezer. Böylece kendini ‘maceracı gibi görülebilecek ama gerçekte hiç de öyle olmayan bir biçimde Türk anti-faşist hareketi içinde’ bulur. Bu Nazım’ı ‘derinden anlayarak’ çevirebilmesi için de gereklidir. Münevver ise önce bir akraba, sonra bir kardeş gibi olur Lussu’ya. Nazım’ın şiirlerini yayınlamış yayınevlerinden zorla alabildiği çeviri haklarından elde ettiği gelirin hepsini İstanbul’a gidip Münevver’i görmek için harcar. (Lussu, 1998b: 88-91; 1995: 20-22)

Şiir çevirmek Lussu’ya göre, ‘bir dilin dilbilgisel ve sözdizimsel zorlukları üzerine akademik ve filolojik kuru bir çalışma değildir. Şiir çevirmek şiiri anlama çabasıdır, onu neredeyse yeniden yaşamaktır.’ Bunun için şairle çevirmenin yaşam karşısında insanın duruşu konusunda ortak bir paydalarının olması yeterlidir. (Lussu, 1998a: 5)

Nitekim Lussu’nun çevirdiği şairlerle arasında ne dilsel ne de coğrafi benzerlikler bulunmaktadır. Arnavutluk’tan Angola’ya; Mozambik’ten Vietnam’a kadar pek çok farklı dilden ve coğrafyadan gelen şairin şiirlerini çevirir Lussu. Bu şairleri birbirlerine bağlayan ve seçiminde etkili olan şey ise tektir: ‘Dünya sevgisi, onu değiştirme mücadelesinde duyduğu sorumluluk, tarihsel ve politik anlamda devrimci görev ve sorumluluk’ (Lussu, 1998a: 5). Lussu’nun şiir çevirmesinin sebebi Nazım’ın şiir yazma sebebinden farklı değildir:

Bana neden şiir yazdığımı soruyorsun. Bu soruyu başka bir biçimde sormak daha
doğru olurdu. Neden ve nasıl başladım şiir yazmaya ... Bambaşka bir insanlık
buldum. Ve başka bir biçimde yazmaya başladım. Ve o zamandan beri şiir yazmamayı beceremedim. (Lussu, 1998a: 5)

Lussu özellikle İtalyan okurlara yabancı, bu ülkede çok bilinmeyen edebiyatlara yönelir. Az sayıda insan tarafından konuşulan dillerin, İtalya’da bir kaç filoloğun dışında kimsenin tanımadığı büyük şairlerini çevirmek için çabalar hayatı boyunca. Ona göre bir şiiri kendi dilinde yeniden yaratmak için filolog olmak yetmez. Onun için hiç bir zaman bir dilde ya da edebiyatta uzmanlaşma zorunluluğu duymaz. Lussu’nun amacı, sorularına cevap olacak şairleri arayarak ve onları ülkesinde tanıtarak hayatını geçirmektir. (Lussu, 1998a: 157-158).

Nazım İtalya’ya bir kaç kere gidebilir.[6] Roma’ya ilk gidişinde bir yandan şiirlerini çevirirlerken Lussu’nun bir rehber gibi ona göstermeye ve anlatmaya çalıştığı Roma’yla ilgilenmez Nazım, hatta bunu yaptığı için kızar bile ona: ‘Artık Roma üstüne hiç bir şey yazamam. Roma’yı artık ancak senin gözlerin ve açıklamalarınla görebileceğim. Herşeyi mahvettin’. (Lussu, 1998a: 24) Ancak daha sonra Nazım’ın tekrar İtalya’ya gelmesi ve başka İtalyan kentlerini gezerek izlenimlerini şiirleştirmesi konusunda anlaşırlar:

Yöntemimiz şöyle olacaktı: Arabayla ya da daha iyisi bulunursa at arabasıyla
(kalbindeki rahatsızlık nedeniyle fazla yürüyüp yorulmaması gerekiyordu)
yanımızda bir ses kayıt aletiyle dolaşacaktık. O dikkatini çeken şeyleri kendi
kendine Türkçe kaydedecekti. Akşamları bu sözlü notları düzenleyip yazıya
geçirecektik, ben de onları günbegün çevirecektim. (Lussu, 1998a: 25)

Ancak bu planı gerçekleştiremez Nazım ve Lussu. Öte yandan pek çok uluslararası toplantı ve kongrede buluşurlar ve çeviri çalışmalarına devam ederler. Lussu, Nazım Hikmet’in ölümünden sonra da fırsat buldukça Münevver Andaç’ı Varşova’da ziyaret etmiş, onun Fransızca çevirilerinden yararlanarak Nazım’ın şiirlerini İtalyanca’ya aktarmaya devam etmiştir. (Lussu,1998a: 157)

İkinci dilden çeviri çeviri tarihi içinde alışılmadık bir durum olmasa da Lussu’nun şiir çevirilerinin ayrı bir yeri olduğunu kabul etmek gerekir. Lussu çevirmek istediği şairlerin pek çoğunu tanıma şansına sahip olmuş, Afrika’dan Danimarka’ya kadar pek çok ülkeyi gezerek bu şairlerin ülkelerini, kültürlerini ve toplumlarını tanımaya, öğrenmeye çalışmıştır.

Lussu çevirdiği şiirlerin pek çoğunu yine şairlerinin ağzından dinleyebilmiş, dilini anlamasa bile şiirin sesini, melodisi duyabilmiş ve şairlerle yakın çalışması sonucu bu şiirlerin arkasındaki dünya görüşünü de kavrayabilmiştir:

Şiirleri çevirmek için, onları genellikle üç ya da dört dil konuşan şairlerin
kendilerine açıklatıyordum. Bir şair her zaman belli bir sözcüğü, belli bir
imgeyi ya da metaforu, anıştırmayı ya da çağrışımı niye kullandığını anlatırken
çok nettir. (Lussu, 1998a: 164)

Nitekim Lussu’nun seçtiği şairler anlam belirsizliğinden ve edebi imgelerden kaçınan, sözlerinin okuma yazma bilmeyen insanlar tarafından bile anlaşılmasını isteyen şairlerdir. Lussu da çevirilerinde dilsel doğruluk sağlamaktan çok, okurlarla bu şiirsel iletişimi kurmaya, böylece İtalyan okurlara bilmedikleri, başka dünyaların kapılarını açmaya, onlara bu yeni dünyaları oldukları gibi açık ve anlaşılır bir biçimde tanıtmaya çalışmıştır.
Nazım Hikmet’in İtalya’da yayımlanan ilk şiirleri başlangıçta fazla ilgi görmez. Lussu Nazım’ın şiirlerini çevirirken metinleri ve başka bir ülkenin yaratıcılığını onları kendi Batılı kültürünün filtresinden geçirmeden dolaysız olarak aktardığını iddia eder. Bu ise hemen anlaşılmayan yeni bir şeydir. (Ballestra, 227) Lussu Nazım’ın şiirlerinin daha sonraları gördüğü ilgiyi de gençlere bağlar, ancak ne Nazım ne de şiirleri hakkında hiç bir eleştiri yazısı çıkmamasından ve ‘resmi kültür’ tarafından yok sayılmasından yakınır.[7] Ancak okurlar Nazım’ı keşfetmiştir ve kulaktan kulağa bu büyük şairin adını yaymaktadır. Nitekim Lussu’nun 1960’lı yılların ortalarından itibaren her sene çeviri hakkı olarak üç bin kitap karşılığı gelir elde etmiştir. (Ballestra, 171, 238)

Yakın zamana kadar pek çok İtalyan çevirmen Nazım Hikmet’i Fransızca çevirilerden İtalyanca’ya aktarmıştır. Bu Fransızca metinler de çoğunlukla Münevver Andaç’ın çevirileridir. Örneğin Memleketimden İnsan Manzaraları’ndan kimi parçalar ilk olarak Türkçe’de değil, Andaç’ın Fransızca çevirisinden sözcüğü sözcüğüne bir aktarımla 1960 yılında İtalyanca’da yayımlanmıştır. Eserin yine tam olmayan bir Türkçe versiyonu ise ilk olarak 1965 yılında Joyce Lussu’nun çevirisiyle birlikte (koşut olarak) yine İtalya’da yayımlanmıştır (Göksu & Timms, 235).
Nazım’ın bir kaç şiir kitabı ise İtalyanca’da iki çevirmenin adıyla yayımlanır: Joyce Lussu ve Velso Mucci. Ancak bu ortak çeviri çalışmasının nasıl olduğu hakkında pek bilgimiz yok. Öyle anlaşılıyor ki Velco Mucci otuzlu yıllarda Paris’deyken Nazım’ın kimi şiirlerini Fransızca çevirilerinden okumuş ve bir eserinde belirttiği gibi, daha sonra bazı şiirlerini Fransızca, İngilizce ve Almanca çevirilerden yararlanarak çevirmiştir (D’Angelo, 40-41). Lussu’yla birlikte çevirmen olarak görüldükleri derlemelerin de ortak bir çalışmadan çok, iki çevirmenin çevirdikleri şiirleri bir arada yayımlama isteği olarak anlaşılabilir.
Nazım Hikmet’in Türkçe’den İtalyanca’ya doğrudan çevrilen ilk kitabı Sevdalı Bulut 2000 yılında yayımlanmıştır. Nazım’ın kimi şiirleri ise Türkçe’den İtalyanca’ya Poesia adlı derginin Mart 2007 sayısı için ilk defa Barbara La Rosa tarafından çevrilmiştir. Ancak alışılmadık yöntemlerle dilin sınırlarını aşarak Nazım Hikmet’in İtalyan okurlarca tanınmasında ve kırk yıldan fazla bir zamandır bu ülkede sevilerek okunmasında en önemli rolü Joyce Lussu oynamıştır.

Nazım Hikmet’in İtalyanca’ya çevrilen eserleri (ilk basım tarihleriyle):

1957 Ma è poi esistito Ivan Ivanovic?, çev. Franco Lucentini (Torino: Einaudi)
1958 Poesie, çev. Franco de Poli (Roma: Avanti)
1960 Opere 1: Poesie, çev. Ignazio Ambrogio, Giovanni Crino, Joyce Lussu, Velso Mucci (Roma: Riuniti)
1960 Opere 2: Teatro, der. Giovanni Crino (Roma: Riuniti)
1961 In quest'anno 1941, çev. Joyce Lussu (Milano: C. M. Lerici)
1961 La Conga con Fidel, çev. Joyce Lussu (Milano: Edizioni Avanti!)
1963 Poesie d'amore, çev. Joyce Lussu ve Velso Mucci (Milano: Mondadori)
1965 Paesaggi Umani (Memleketimden İnsan Manzaraları), çev. Joyce Lussu (Milano: Lerici)
1971 Paesaggi Umani: Poema dal carcere (Memleketimden İnsan Manzaraları), çev. Joyse Lussu ( Milano: Accademia - Firenze: Sansoni).
1972 Poesie çev. Joyce Lussu ve Velso Mucci (Roma: Newton & Compton Editori).
1996 34 poesie d'amore, çev. Joyse Lussu (Milano: Mondadori)
1997 Altre poesie d’amore, çev. Joyse Lussu (Milano:Mondadori)
2000 Il nuvolo innamorato e altre fiabe (Sevdalı Bulut), çev. Giampiero Bellingeri (Milano: Mondadori)


[1]
Yaşar Kemal’in İnce Memed’i İtalya’da ilk defa 1961 yılında yayımlanmış, Yaşar Kemal ve Nazım Hikmet 1990’lı yıllarda Orhan Pamuk’un kitaplarının çevirileri başlayana kadar Türk edebiyatının en çok tanınan iki temsilcisi olarak kalmıştır.

[2] Kara gömlekliler (Camicie nere) 1. Dünya Savaşı’nın bitiminden 2. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar İtalya’da faal olan, Mussolini yönetimindeki Faşist paramiliter grouplara verilen ad. Diğer adı Ulusal Güvenlik için Gönüllü Birliği’dir (La Milizia Volontaria per la Sicurezza Nazionale).

[3] Lussu, Ballestra’yla yaptığı görüşmede Nazım’a şiirlerini çevirmeyi kendisinin teklif ettiğini söyler. (Ballestra, 226)

[4] Bu tür bir çeviri etkinliği Nazım için yeni değildir. 1952 yılının Temmuz ayında Macaristan’a yaptığı ilk ziyareti sırasında Nazım, şair György Somlyó ile birlikte, bir Fransız diplomatın kızı olan çevirmen Klari’nin de yardımıyla şiirlerini çevirmeye koyulur. Nazım şiirlerini önce Türkçe olarak yüksek sesle okur, sonra Fransızca taslak bir çeviri hazırlar, sonra Somlyó bunu Macarca’ya çevirip yüksek sesle okur. Böylece iki hafta içinde, ‘20. Yüzyıl Şiiri’ serisi içinde aynı sene yayımlanacak bir kitap ortaya çıkarırlar. (Göksu & Timms, 272)

[5] Lussu’nun Münevver Andaç’ı kızı Renan ve Nazım’la olan oğulları Memed’le birlikte Türkiye’den kaçırma öyküsünü de anlattığı ve Il turco in Italia (ovvero l’italiana in Turchia) adıyla yayımladığı Nazım Hikmet’in biyografisi kısmî olarak çevrilmiş ve bir kaç mektup ve fotoğraf da eklenerek Buluşma başlığıyla Türkçe’de yayımlanmıştır. Ancak kitabın çevrilen kısımlarda da kimi zaman burada olduğu gibi eksik çeviriler olduğunda alıntılar metnin aslından çevrilerek verilmiştir.

[6] Bir kaç başka konuda olduğu gibi Lussu bu konuda da çelişkili şeyler söylemiştir. İlk olarak 1967 yılında yayımladığı Tradurre Poesia başlıklı kitabında (23) ve Il turco in Italia’da (115) Nazım’ın bir kaç defa İtalya’ya gittiğini söyler. Silvia Ballestra’ya ise Nazım’ın İtalya’ya ancak bir defa gidebildiğini anlatır (236).

[7] Lussu’nun bu yakınması Giacomo D’Angelo’nun yakın zamanda kitapçık olarak yayımlanan uzun bir eleştiri yazısına rağmen hâlâ geçerliliğini korumaktadır.

Kaynakça:
Ballestra, Silvia. Joyce L. Una vita contra. Milano: Baldini & Castoldi, 1996.
D’Angelo, Giacomo. Cantastorie della rivoluzione. Chieti: Solfanelli, 2008.
Göksu, Saime ve Edward Timms. Romantic Communist:


The Life and Work of Nazım Hikmet. London: Hurst & Company, 1999.

Hikmet, Nazım. Poesie. Çev. Joyce Lussu ve Velso Mucci. Roma: Newton, 2002.
Lussu, Joyse. “Introduzione”. Poesie içinde. Roma: Newton, 2002: 7-29.
Lussu, Joyce. Tradurre poesia, Roma: Robin Edizioni, 1998a.
Lussu, Joyce. Il turco in Italia (ovvero l’italiana in Turchia), Ancona: Transeuropa, 1998b.
Lussu, Joyce. Buluşma, çev. Engin Demiriz ve Anna Lia Ergün, İstanbul: Açılım Yayınları, 1995.
Poesia, n. 214, Mart 2007.

Sakine Eruz Duraksız Kültürler Diyarı: Fablların Gizemli Yolculuğu ve Çevirmenler

Sakine Eruz

Duraksız Kültürler Diyarı: Fablların Gizemli Yolculuğu ve Çevirmenler
Karga karga gak dedi,
Çık şu dala bak dedi,
Çıktım baktım şu dala
Bu karga ne budala…
Bir garga ağzına bir pâre et alû bir âğâc üzerine çıkûb yemek murâd eyledikte dibine bir dilkü gelüb gördü ki karganın ağzında et var. Karnı defi ac olmağla ete tama’ edüp aşağıdan kargaya hitab edüp eyitdi: Ey tûti-zebân senin güzel savtına ve mûsikîye âgâz ile evvelden mâ’ilim. Lutf edüb bana bir Türki söyle aşağıdan dinleyeyim…” [1]

Belki de tam Nevizâde Sokağındayız. Sözde “tarihi meyhaneler” sokağında; “öyle her söylenene inanma, belki bir, bilemedin iki meyhane dahi yoktu o sokakta ellili yıllarda” diyor bir zamanların bir Nevizâdelisi
* * * * * *

Osmanlı’nın İstanbul’undayız. “Karşı Taraf” anlamına gelen Pera’nın daha sonra Levanten binalar dendiğinde akla gelecek sokaklarında ilerliyoruz.

Gece karanlık, iki dil oğlanı bize doğru geliyor, ayakkabıları sarı. Kıyafetleri görkemli, muhtemelen elçiliklerden birinde dil oğlanlarının düzenlediği bir eğlenceden evlerine dönüyorlar. Yıl 1735.

Şimdi biraz daha gerilere gidelim. Üç kıtayı kaplayan devasa bir imparatorluğun topraklarındayız. İmparatorluğun en değerli mücevheri İstanbul, kenarları zümrüt denizlerle nakışlı bu güzeller güzeli çokkültürlü kentin adları da kendi gibi, adeta sayısız : Rumca, Ermenice adlar ve Osmanlı’da Derssaadet, Âsithane ve daha nice nice adlar.[2] Salt tarihin değil, ticaretin de gözbebeği İstanbul; salt binbir kültürün değil, ticaretin de gözbebeği Anadolu; salt çok dilliğin, binlerce yıl süren sanatın değil, ticaretin de gözbebeği beş denize açılan devasa imparatorluğun liman kentleri. Bütün ülkeler kıyasıya yarışıyor Osmanlı topraklarında ticaret yapmak için. Onlar, Doğu’nun sonsuz zenginliğini bu topraklardan, bu denizlerden geçirmeden ulaştıramıyor Batı’ya. Ancak bunun için, pazarlık yapmak gerekiyor. Bu toprakların gerçek beyleri tercümanlar. M.Ö. 2500 yıllarında Kapadokya’da tercüman loncalarına rastlıyoruz, o tarihte de çoğul kimlikli tercümanlar kervanlara onlar yol gösteriyor, kervanbaşları tercümanlar yönetiyor kervanları. Osmanlı’da da tercümanlar imtiyazlı bir sınıf, genelde Rum Fener beylerinden ya da daha sonra Müslümanlığa geçen kişilerden oluşuyor bu kesim. Osmanlı’da tercümanların büyükelçi, hatta sadrazam dahi olabildiği bir sistemdeyiz.

Batı pek de güvenemiyor bu “Osmanlı-Rum/Ermeni/Musevi/Müslüman” tercümanlara. İlkin Venedikliler 1551 yılında kendi tercümanlarını (“giovini di lingua”) yetiştirmeye başlıyorlar, bunları 1650’de zamanın önemli hanedanlarından Habsburglular (Sprachknaben) izliyor ve sonunda Fransızlar 1669’da Pera’da Dil Oğlanları (Enfants de langue) okullarını kuruyorlar.

Ayrıntıda boğulmamak için biz yine Karga fablına dönelim. Şimdi sonraki yıllarda Fransa’da, Paris’te Doğu Bilimleri Akademisinin kurulmasını sağlayan en önemli etkenlerden biri olan Pera’nın Dil Oğlanları okulundayız. Fransızlar çok umutlu bu okuldan, buradan yetişecek tercümanların doğrudan onlara hizmet edeceklerine inanıyorlar.

Osmanlıya kültür doğudan geliyor, fabllarda da öyle, önce Sanskritçe’de (Eski Hint Dili) yazılan hayvan öyküleri, Farsça ve Arapçaya çevriliyor. Osmanlı’nın bilim dili Arapça, edebiyat dili Farsça. Arapça Müslümanların kutsal kitabı Kuran-ı Kerim’in dehaca kurgulanmış dili. Batıda Latincenin yüzyıllarca bilim dili olarak hüküm sürdüğü gibi, Arapça da Osmanlı’da bilim dili olarak egemenliğini ilan ediyor. Farsça ise büyük yazarların yetiştiği bir dil. Dört denize açılan Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nda Farsça yazı dili olarak da kabul görüyor.[3] Osmanlı’da ise Türkçe, Farsça ve Arapça iç içe. Öyle kesin bir dil ayrımı politikası gütmüyor Osmanlı. Tebaanın konuştuğu tüm diller kullanılıyor, ancak resmi dili zamanın modasına göre Arapça ya da Farsçanın yerelleştilerek kullanıldığı, hatta 20. yüzyılda Fransızcanın da etkisinin hissedildiği Osmanlı Türkçesi, bilim dili Arapça, yazin dili Farsça. Onun dışında konuşulan sayısız dilden Habsburglular Hanedanı güçlendiğinde Almanca, Fransa ile etkileşim arttığında Fransızca önem kazanıyor.

Şimdi yolculuğumuza Dil Oğlanları kitabından bir alıntıyla devam edelim :

“Denizcilik Bakanı kont de Maurepas 1730’da, o sırada Fransız elçisi olan Marki de Villeneuve’e, Yakındoğu’nun çevşitli liman kentlerindeki tercümanlara Tarihle ilgili olsun, başka konularla ilgili olsun, Fransızcaya çevrilmesinde yarar bulunan el yazmalarını çevirttirmesini emretti. Üç yıl sonra Villeneueve bakana şu cevabı veriyordu : Bütün yapabildiğim, Kapüsenler kolejindeki dil oğlanlarının konuyla ilgilenmesini sağlamak oldu.” Bundan böyle elyazmalarının sayısı arttı ve Bakan Maurepas’nın onayının da alınmasıyla, metinler kralın kitaplığına aktarılmaya başladı.” [4]

Evet yine dönelim Pera’nın sokaklarında ilerleyen Fransız dil oğlanlarımızın yanına. Biraz yakından kulak kabartalım konuştuklarına :

Morel de Cresmery’ın sesini duyuyoruz galiba: : “Bu akşam ne kadar da eğlendik, büyük elçinin güzel kızları da çok beğendi çaldığımız müziği, söylediğimiz şiirleri. Anlattığım fabl var ya, dün çevirdim onu, hani şu karga ile tilki hikayesi. Yarın temize çekip büyükelçiye ulaştıracağım.”

Dil Oğlanları ve Tercümanlar kitabının 95’inci sayfasında arasında fabllar da bulunan çok sayıda metnin “bir yanında Türkçe, Arapça ya da Farsça metnin, öbür yanında ise Fransızca çevirinin yer aldığı” ilk kez iki dilde basıldığı yazıyor.[5]

* * * * * *

Biliyoruz ki, Cumhuriyet Türkiye’sinde “Karga ile Tilki” LaFontain öyküleri/fablları/ masalları olarak okul kitaplarına giriyor, sonra Eyüpoğlu’nun pırıl pırıl çevirileriyle Lafontaine’nin fabları derleniyor. Böylece fabllar gizemli yolculukları sırasında Osmanlı’da kaybolup daha sonra Batı’dan Türkiye’ye ulaşıyor. Karga ile Tili dallanıyor, budaklanıyor ve günümüzde sayısız çocuk kitabında Lafontaine’nin adı ile anılmaya, resmedilmeye, uyarlanmaya devam ediyor.
KARGA İLE TİLKİ
Bay karga konmuş bir dala
Koca bir peynir ağzında.
Tilki kokuyu almış gelmiş:
-Günaydın, Sayın Karga, demiş:
Bu ne güzellik böle
Bakmaya dolamıyorum size
Şu tüylere bakın, pırıl pırıl;
Sesiniz bilmiyorum nasıl;
diye yazıyor Eyüpoğlu (1908-1973)[6] ve devam ediyor öyküye pırıl pırıl anlatım gücüyle.

Eyüpoğlu’nun La Fontaine’den çevirilerinin derlendiği kitabın başında söylediklerine de kulak verelim: “Bizim edebiyatımızda La Fontaine gibisi neden yetişmeymiş dersiniz? Ezop’un[7] Anadolulu olması bir yana, bizim kadar masal dinlemiş, Hint’ten, Çin’den, Arap’tan, Fars’tan masal getirmiş, efsaneleri katmış, karıştırmış millet azdır. Sâdi, Mevlânâ gibi büyük saydığımız şairler de masalları küçümsememişler. Üstelik halkımız Nasreddin Hoca diye eşsiz bir masal kaynağı da yaratmış. …. Öyleyken, çığır açamamış birkaç eski şairimizi çıkarırsak, kimse masal değerlerimizi şiire aktarmayı iş edinmemiş. Orhan Veli’nin ömrü yetseydi, belki geçim zoruyla başladığı Nasreddin Hoca masallarını daha öteye götürürdü. (…………….)
Çevirme zorluklarımızdan çoğu Türkçenin değil, bizim darlığımızdan, deyimlerimizi yarım yamalak bilişimizden, kullandığımız kelimelerin nerden nasıl geldiğini bilmeyişimizden geliyor. Bereketli topraklar üstünde kıtlık içindeyiz bu yüzden. (…)

Eruz çeviriyi betimlerken bu etkinliği suya benzetir. Ancak, çeviri sürecinde suyun biçimi değişir, su boşaltıldığı kabın formunu alır ve içeriği içenin beklentisi doğrultusunda değişir, kâh limonata olur, bir yaz günü ince uzun bir bardakta buz gibi soğutulmuş içilir, kâh Türk kahvesi olur, zarif fincanlarda sımsıcak sade, orta şekerli ya da şekerli sunulur. Sunum işini iyi bilen suyu erek kitleye ulaştırır, yoksa su hiç kimsenin susuzluğunu gideremeden ziyan olur gider.[8]

* * * * * *

Biliyor muyduk acaba, kültürün bu boyutunun Doğudan Batıya yolculuğunu, onun Osmanlı İmparatorluğu topraklarında büyük bir sabırla çok uzun süre ikamet ettiğini, dahası Eski Yunan kültürünün dahi Bağdat’ta 8. ve 9. yüzyıllarda, Bağdat, Beytül Hikme’de yapılan çeviriler aracılığıyla Arapçaya ulaşıp yine Selçuklu ve Osmanlı’nın uçsuz bucaksız topraklarında olgunlaşmayı beklediğini ve daha sonra dil oğlanlarının ve tercümanların[9] yaratıcı rüzgarlarıyla Batıya yelken açtığını, ancak bu aşamaları yaşadıktan sonra Türkiye’ye yönlendiğini ve bu kez de Türkiye Cumhuriyeti’nde yerleşmek için büyük bir uğraş verdiğini…

Doğu deyince ilk akla gelen öteki yazın türüne de değiniverelim: 1001 Gece Masalları. O da fabllar gibi gizemli bir yolculuğa çıkıyor, ama çevirmeni çok usta, erek odaklı, okurun hoşnut olacağı şekilde kaleme alıyor bu masalları, belki de ondandır bu 1001 gece Masallarının 1001 yıl yaşamaları… Çokkültürlü bir tercüman Antoine Galland, yaklaşık 19 yıl İstanbul’da önce elçilik sekreteri olarak daha sonra kralın görevlendirdiği bir araştırmacı olarak kalıyor. 1704’te Arapçadan çevirdiği 1001 Gece Masalları ile, Batı belki de ilk kez Doğu’nun büyüleyici uslubuyla tanışıyor. Daha sonra bu masallar Fransızcadan Türkçe de dahil olmak üzere öteki dillere çevriliyor. Bu da başka bir öykü, başka bir zaman ve uzam bekliyor anlatılmak için….

* * * * * *

Kıssadan hisse

Osmanlı sayısız kültürü üstünde barındıran kocaman bir evren. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın mirasçısı, son yüzyıllarını zorluklar içinde geçiren devasa bir imparatorluğun küllerinden doğan bir Zümrüt-ü Anka. Oysa Tanzimat dahi ayrımında değil bu zengin hazinenin üstünde oturduğunun, öykündüğü içselleştirilmeyen bir Batı kopyacılığı.[10] Türkiye sanki bir zaman makinesinden geçerek geliyor bu günlere, arada kocaman boşluklar var, boşluklardan aşağıdaki uçuruma bakıldığında tenimize değmesine izin veremediğimiz nice yapıtlar duruyor sonsuz derinde. Sessiz, sakin bekliyorlar tenimize değecekleri günü.

Belki de doldurabilmek için bu boşlukları, bu katmanlı kültürlerin gizemli yolculuğunu izlemek gerekiyor. Nice yabancı dil oğlanları, tercümanlar ve Osmanlı mütercimler bize el uzatıyorlar o gizemli bahçede birlikte gezinmek için. Umarız, bir gün Eyüpoğlu’nun da dediği gibi, bir yazar, bir şair bir tercümanı da yanına alarak aralayıverir bize kapalı duran bu evrenleri

[1] Hitzel 1995:96
[2] Çeşitli dil ve medeniyetlerde farklı şekillerde adlandırılan İstanbul, Grekçe’de “Vizantion”, Latince’de “Bizantium, Antoninya, Alma Roma, Nova Roma”, Rumca’da “Konstantinopolis, Istinpolin, Megali Polis, Kalipolis”, Slavca’da “Çargrad, Konstantingrad”, Vikingce’de “Miklagord”, Ermenice’de “Vizant, Stimbol, Esdambol, Eskomboli”, Arapça’da “Bizantiya, el-Mahsura, Kustantina el-uzma”, Selçuklular’da “Konstantiniyye, Mahrusa-i Konstantiniyye, Stambul” ve Osmanlıca’da “Dersaadet, Deraliyye, Mahrusa-i Saltanat, Istanbul, Islambol, Darü’s-saltanat-ı Aliyye, Asitane-i Aliyye, Darü’l-Hilafetü’l Aliye, Payitaht-ı Saltanat, Dergah-ı Mualla, Südde-i Saadet” www.ntvmsnbc.com/news/357474.asp - 34k 06.12.2008
[3] Büyük Selçuklular, kendilerinden önce var olan medreselerde öğretimi sürdürdüler, ama bununla yetinmediler. Vezir Nizamülmülk’ün öncülüğünde ve onun adını taşıyan yeni medreseler kurdular. Nizamiye medreselerinin ilki 1067’de Bağdat'ta açıldı. Daha sonra Isfahan, Rey, Merv(selçukluların başkenti), Belh, Herat, Basra, Musul gibi kentlerde yeni Nizamiye medreseleri kuruldu. Medrese sisteminde programlı ve belli bir yönteme dayanan eğitim ilk kez bu medreselerde verildi. Medreselerde din konularının yanı sıra matematik, felsefe, dil ve edebiyat gibi dersler de okutuluyordu ve medreselerde zengin kitaplıklar vardı. Medreselerin dışında da ülkenin çeşitli yerlerinde kurulmuş kitaplıklar bulunuyordu. Melikşah döneminde önce Isfahan'da, sonra Bağdat'ta birer gözlemevi kuruldu. Büyük Selçuklular Arapçayı din ve bilim dili, Farsçayı edebiyat ve devlet dili, Türkçeyi ise saray ve orduda günlük konuşma dili olarak kullanıyorlardı. (tr.wikipedia.org/wiki/Büyük_Selçuklu_Devleti - 148k 06.12.2008)
[4] Hitzel 1995: 95
[5] “Doğu metinlerini topluca ilk çevirenler, tercümanlığı meslek seçtikleri için bunlar üzerinde çalışan “dil oğlanları”dır; XVIII. Yüzyılın başında yapılan bu çeviriler, çeviri dağarının temelini oluşturmuşlardır ve bugün, Fransız Milli Kütüphanesi’ndeki elyazmalarının Doğu’yla ilgili bölümünde muhafaza edilmektedirler(Çoğu basılmamış Türkçe, Arapça ve Farsça 600’ün üzenide çeviri vardır). (Hitzel: 1995:95)
[6] Çok yönlü bu yazarımız, aynı zamanda çevirmendir, öğretmendir, bilim insanıdır.
[7] Aisopos M.Ö. 6. yüzyıl, Ezop'un öyküleri M.Ö 300 dolayında derlenerek yazıya geçirilmiştir. Ezop ve La Fontaine fabllarının, Kelile ve Dimne`den ilham alınarak yazıldığı öne sürülmektedir. (Kelile ve Dinme ile ilgili olarak Feryal Korkmaz ile yazışılmıştır)Aslında fabllar ve masallar tüm kültürlerde var olan öykülerdir, ancak yerelleştikleri için kahramanları ve çevreleri farklı anlatılır (aktaran : Neydim ile 05.12.2008 tarihinde yapılan görüşme). Kendilerini iyi hissettikleri kültürlerde yeniden canlanma gibi bir özelliğe sahip olan fablların ve masalların yolculuğu Hindistan’dan (Sanskritçe) başlayıp Batı’ya doğru süregelmiştir
[8] Krş, Eruz 2000: 4
[9] Kuşkusuz kültürün Doğu’dan Batı’ya yolculuğunda, Endülüs Emevilerinin 8. yüzyılda İber yarımadasını ele geçirip İspanya’ya büyük bir medeniyet götürdükten sonra, oraya terk etmek zorunda kalmaları ve Toledo başpiskoposu Raimundo’nun zekice davranarak Emeviler’den kalan bu uçsuz bucaksız hazineyi çevirtmeye başlaması (12.-13. yy,) da büyük bir rol oynuyor. (krş, Eruz 2003:25-27)
[10] Bu ifade kesinlikle Tanzimat’a bir eleştiri olarak anlaşılmamalı. Dönemin zorlukları içinde olaylara mesafeli bakabilmenin olanaksızlığı içinde Tazminat’ta daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’nde devam edecek reformların şekillenmesi için tohumların serpiştirildiği ve filizlenmeye başladığı özgül bir dönemdir. Geçmişi eleştirirken geçmişin koşullarını bütün boyutlarıyla dikkate almak gerekiyor, her dönemin kendi gerçekliği içinde işlevsel etkinliklerde bulunduğunun unutulmaması gerekiyor. Donanımlı içselleştirilmiş kültüre ulaşmak ya da bu tür bir kültürün topluma işlevsel anlamda uyarlanması büyük emek ve birikimle olanaklı.

Kaynakça :

Hitzel, Frederic (1995) dil Oğlanları ve Tercümanlar, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları
La Fontaine, Jean de (2005) Jean de La Fontaine Masallar, Çeviren : Sabahattin
Eyüpoğlu, İstanbul: Türkiye İş Bankası
Eruz, Sakine (2000) Çeviride ve Çeviri Eğitiminde Koşut Metinler, İstanbul: Rektörlük
Eruz, Sakine (2003) Çeviriden Çeviribilime, İstanbul: Multilingual

Feryal Korkmaz ile “Delile ve Kimne” üzerine yazışma (04.12.2008)
Necdet Neydim ile fabllar üzerine kısa sohbet (04.12.2008)
tr.wikipedia.org/wiki/Büyük_Selçuklu_Devleti - 148k 06.12.2008)