Ç.N.[5] etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ç.N.[5] etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ç.N. [5] İçerik


Deneme:
Ari Çokona, Türkçe’ye çevrilmiş Yunan edebiyatı
Sabri Gürses, Bedrettin Cömert: Çevirmen ve Ölüm
Gültekin Emre, Harikuladelikler Avı
Sennur Sezer, Çevirmenlik: Bir dile bir hayat
Betül Tarıman, Çeviri Üzerine Değiniler
Mel Kenne, Bir şiir çarpı iki
Roni Margulies, Brecht’i ilk kez okuduğumda!


Çeviri Şiir:
Asuman C. Abuagla, Ovidius
Osman Fırat Baş, Zbigniew Herbert
Nice Damar, Duncan Bush
Duygu Ergun, Karin Kiwus
Güliz Mutlu, Ramón Sampedro
İlyas Tunç, Roy Campbell
Cem Uzungüneş, Sylvia Plath
Neslihan Yetkiner, Ed. Hoornik

Söyleşi:
Yusuf Eradam, söyleşen: Aykut Haldan
Mehmet H. Doğan, söyleşen: Gonca Özmen
Kriton Dinçmen, söyleşen: Yavuz Türk
Jean Michel Maulpoix, çev: Aytekin Karaçoban

Çeviri Öykü:
İbrahim Samuel; çev.: Abdulkadir Abdulli
Sadık Hidayet, çev: Haşim Hüsrevşahi
Guy de Maupassant, çev: Murat Sirkecioğlu
Çehov, çev.: Engin Toprak

Soruşturma: Edebiyat Dergilerinde Çeviri
Fayrap dergisi, Güney dergisi, İle, Kitap-lık, Mor Taka, Ötekisiz
Sonra, Sözcükler, Üç Nokta, Varlık, Yaratım, Yasakmeyve
Çağdaş Türk Şiiri:
Gülten Akın, çev: Sedef Ünal
Enis Batur, çev: Yaşar Avunç
Müslim Çelik, çev: Yaşar Avunç
Metin Fındıkçı, çev: Abir Zeki ve Musa Havemdeh
Emel İrtem, çev: Ali Rıza Mumoğlu
Lale Müldür, çev: Tozan Alkan
Ahmet Necdet, çev: Turgay Uçeren
Kemal Özer, çev: Mustafa Ziyalan
Afşar Timuçin, çev: Tozan Alkan

İnceleme:
Alev Bulut, Türkçe’de ödünç sözcüklerle terim çevirisi
Nihal Yetkin, Lefevere, şiir çevirisinde 7 strateji ve bir örnekleme
Şule Çolak, Theo Hermans, Çevirinin Üretimi ve Yeniden Üretimi

Bir şiir bin çeviri:
Apollinaire, Le Pont Mirabeau

Aforizmalar, tanımlar, saptamalar

Ç.N. [5] Önsöz

Merhaba,

Güneydoğu Anadolu’da bir köy. Spiker ısrarla neler hissettiğini soruyor bir şehit anasına. Kadın da ısrarla Türkçe bilmediğini söylüyor. Kocanın tercümanlığına başvuruyorlar sonunda. Bir televizyon kanalında rastladığım bu görüntü çakılıp kaldı kafama bir süredir. Tüm yaşananların özeti gibi…

Doğu; tam olarak neresi olduğunu bilmediğimiz yer. Doğu, kültürel bir tanım mı, coğrafi bir bölge mi? Ortak bir tarih ya da ortak bir anlayış mı? Kime göre doğu? Güneydoğu’nun yanına bir de Ortadoğu’yu, Uzakdoğu’yu koysak ne olur örneğin? Yoksa doğu, batının kendisini dünyanın geri kalanından ayırma çabası mı sadece? Önümüzdeki sayıyı Doğu edebiyatına ayırdık.

Bir zamanlar Yeni Dergi, Yeni Ufuklar gibi çeviriye ağırlık veren dergiler vardı. Şimdilerde edebiyat dergilerinde çeviri ürünlere rastlamak neredeyse imkânsız. Okurun mu ilgisi kalmadı çeviri ürünlere, yoksa dergilerin editörlerinin, yayın yönetmenlerinin mi? Merak edip soruşturduk. Umarız, bir parça da olsa dikkatlerini çeviriye çevirebilmişizdir!

1859 yılında Şinasi’nin, Racine, La Fontaine, Lamartine, Gilbert ve Fénélon’dan çevirdiği şiirler, Tercüme-i Manzume adıyla kitaplaştırılınca ilk Türkçe çeviri şiir kitabı yayımlanmış oldu. Bu kitapta şiirlerin asılları da yer alıyordu. 1940’larda çıkan Tercüme dergisinde de zaman zaman çevirilerin asıllarına yer veriliyordu. Bu uygulamalar daha sonradan, ne dergi ne de kitap yayımcılığında gelenekselleşebildi. Sayfa sayısı sınırı nedeniyle biz de Ç.N.’de bu uygulamayı ancak şiirlerde sürdürebildik. Dünya ve Türk şiirinden yaptığımız ve asıllarıyla birlikte yayımladığımız çeviriler okurlarımızdan büyük ilgi gördü. Önümüzdeki sayılarda aynı uygulamayı mümkün olduğunca öyküler için de gerçekleştirecek ve öykülerimizin de dünya dillerine çevirilerine yer vereceğiz.

Ayrıca, “her çevirinin bir yorum olduğu” anlayışından yola çıkarak, bir şiirin çeşitli dünya dillerindeki çevirilerinin izini süreceğiz bundan böyle sayfalarımız arasında. Türkçe’deki nitelikli çevirilerinin de tümüne yer vererek. Bu ayki şiirimiz Apollinaire’in ünlü “Mirabeau Köprüsü” (Le Pont Mirabeau) adlı şiiri. Amacımız çevirileri iyi-kötü diye karşılaştırmak değil, bu tür karşılaştırmalı okumaların yararının altını çizmek. Biz “Bir Şiir Bin Çeviri” adını verdik bu bölüme, ama siz “Dillerin Kardeşliği” olarak da okuyabilirsiniz.

Yeni bir Ç.N.’ye kadar hoşçakalın…

Tozan Alkan

Kriton Dinçmen ile Söyleşi

KRİTON DİNÇMEN
Söyleşi: Yavuz Türk

Bize kısaca çevirmenlik serüveninizden bahsedebilir misiniz? Çeviriye ne zaman başladınız, sizi bu alana yönelten ilk kıvılcım neydi?

Gençken, savaş aleyhtarı bir kitap okumuştum. Bu kitap beni çok sarstı! Korkunç bir objektiflik vardı bu metinde; her şeyi yüzümüze çarpıyordu sanki. Daha sonra aynı kitabı defalarca okudum ve her defasında yeni şeyler anladım. Sonra bu kitabı çevirmeye karar verdim. Kitabın beni sarsmasının en temel nedeni, bir tarafı düşman diğer tarafı dost olarak göstermek yerine, savaş ve insan olgusunun üzerinde durmasıydı. Ben bir hümanist olarak her zaman savaşın anlamsızlığını vurgulamaya çalıştım. İşte bu düşüncelerle kitabı çevirmeye başladım; ama bu o kadar da kolay görünmüyordu: Kitabı iki yılda çeviririm, diye düşündüm başlarda; ancak sonra sonra baktım ki kitap su gibi akıyor ve ben de büyük bir haz alıyorum çevirirken... Sonuçta, her şeyi bir kenara bıraktım, yalnızca bu kitabı çevirmeye odaklandım ve dört ayda çevirdim kitabı. Mirilivis’in Hayat Mezarda! adlı kitabıydı bu. Neden bu kitabı çevirmeye karar verdim? Ben bir kitabı delirdiğim zaman çeviririm çünkü: Okuduğum o kitaptan çılgıncasına bir haz aldığımda, kitabı benim gibi okuyup beğenmelerini istiyorum galiba. Ardından önemsediğim birkaç çevirime burada değinmek gerekirse, Bizanslı tarihçi Yeorgios Francis’in Şehir Düştü adlı kitabı var mesela. Francis, imparator Kostantinos’un tüm yaşamı boyunca sarayda en yakın arkadaşı ve danışmanı olmuştur. Olayların birinci dereceden tanığıdır; ama bir tarihçi duyarlılığıyla mümkün olduğunca objektif yansıtır olanları. Claude Farrére adlı yazarın Ankaralı Dört Hanım kitabını çevirdim. Farrére, Cumhuriyet Ankara’sında Fransız kültür ataşesi. Ankaralı Dört Hanım’da iki aşk hikâyesi etrafında, 1920 sonları ile 1930’lu yılların başlarındaki yeni başkentle İstanbul’un sosyokültürel örgüsü irdeleniyor. Ardından, Panayotopulos, Odysseas Elytis, Sapho gibi şair ve yazarları çevirdim. Özellikle bu saydıklarım benim için çok keyifli çevirilerdi.

Çeviride temel aldığınız yöntem nedir? Çevrilen metnin her halükârda kendinden yitirdikleri ortada. Sizce hangi yöntem gözetilirse çeviri metin özünden daha az uzaklaşır?

En başta, insan çevireceği lisanı çok iyi bilmelidir. Sadece kelimeleri bilmek ya da cümlelerin bütünsel olarak anlamlarını kavramak yetmez; satıraralarını da iyi okumak gerek, dilin nüanslarını iyi kavramak ve algılamak; zaten bunu başarabilen kişiye iyi çevirmen denir. Ben daha çok anlam çevirisinden yanayım. Türkçe nasıl yazacaksam onu aktarmaya çalışırım; metnin yazarı ben olsaydım nasıl yazardım... Ege’nin tuzlu suyu insanların ağzına değsin isterim, Ege’nin güneşi gözümüzün önünde parlasın isterim; yani Ege tadını aktarmaya çalışırım. Metnin özgünlüğünden, dil oyunlarından da bir şeyler yitirmesini istemem elbette ve mümkünse bunu Türkçeye yansıtmaya çalışırım. Ancak aslolan anlamdır benim için. Türkçede bir tabir var: ‘kulağına/kulağının dibine fısıldamak’. Biri Yunancaya çevirmiş bunu aynen: Hiçbir anlamı yok! Daha doğrusu hiçbir anlamı kalmamış. Oysa Yunancadaki deyimlerde karşılığını –en azından yakın anlamlısını– bulmayı deneseydi... Bu anlamda çeviriyi çok ciddiye alıyorum ben. Her babayiğidin harcı değildir. Yetkin olmayan ellerde bir metin paçavraya dönüşebilir; bunu yapmaya kimsenin hakkı yok.

Siz Türkçenin yanı sıra Fransızca ve İngilizce de biliyorsunuz. Yunanca anadiliniz, öte yandan Türkçeyi çok iyi kullanıyorsunuz.

Çünkü ben buralıyım. Şöyle cevap vereyim: Deneme kitaplarıma ya da çevirilerime önsözler yazıyorum. Çoğu kitabın başında kendime ait bir önsöz var. Neden yapıyorum bunu? Çünkü istiyorum ki okur çeviriyi okurken neyle karşılaşacağını bilsin: okuru bir nevi hazırlamak gibi. Ayrıca bir kültürdür bu; o bölge insanının farklılıklarını ve benzerliklerini anlatırsın. Önsözlerde çok uzun cümleler kuruyorum; bir cümle bazen bir sayfa sürüyor: Bir arkadaşım bana diyor ki; “Sen yabancı olduğun için, Türkçeyi daha iyi bildiğini kanıtlamak mı istiyorsun?”
Benim Fransızcam liseden. Liseyi Pertevniyal’de okudum. 1961-1964 yılları arasında alanımla ilgili araştırmalar yapmak üzere Amerika’da bulunmuştum, İngilizcem de oradan. Ama Rum olduğum için Yunancayı daha iyi çevirebildiğimi düşünüyorum; belki bundan. Ama en çok hakim olduğum dil Türkçedir. Yunancayı Türkçeye çok rahat çevirebilirim bu yüzden, fakat tersi biraz zor gibi görünüyor bana; çünkü Türkçedeki ifadeleri ve nüansları Yunancada tam olarak yakalayamayabilirim. Türkçede ise her türlü taklayı attırabilirim dile.
Yunanca bilen çok az kişi var artık Türkiye’de. Rumların sayısı da gitgide azalıyor. Bunun da etkisi vardır elbette bir Rum olarak.

Peki, sizce Yunan edebiyatı Türkiye’de yeterince biliniyor mu?

Zannetmiyorum. Demin de söylediğim gibi; en başta Yunanca bilen sayısı çok az, üstelik iyi Yunanca bilenlerin sayısı daha da az. Hal böyleyken, tanıtımını yapan, buna heveslenen pek kimse de yok ortada. Aradaki tarihi husumetten olsa gerek, insanlar birbirlerine tahammül dahi gösteremiyorlar. Oysa iki komşu ülke söz konusu; tarih boyunca bir arada, iç içe yaşamış ve aynı gelenekleri paylaşmış Ege kıyılarında. Aynı güneşin altında çalışmış ve aynı denizde yüzmüş. Böylesine iki toplumun hızla yabancılaşması bana çok dokunuyor. Aramıza nifak sokuyorlar!

Çağdaş dünya edebiyatını ne kadar takip edebiliyorsunuz?

Modern edebiyatı beğenmiyorum demek dangalaklık olur; ama beni pek sarmıyor. Kafka’yı, Boris Vian’ı, Sartre’ı severim, özellikle Fransız şairleri severim. Lisedeyken Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’u okumuştum; savaşın korkunçluğunu ve anlamsızlığını anlatan bu yapıt, yine de Mirilivis’in eseri kadar sarmamıştı beni. Ben daha çok eskileri okuyorum, klasikleri. Daha genç olsaydım yine eskileri çevirirdim. Modern resmi ve müziği seviyorum, fakat edebiyatı pek takip edemiyorum. Çağdaş Yunan edebiyatından ise sevdiğim Kavafis ve Elitis vardır. Ben, klasiklerdeki tadı modern edebiyattan tam alamıyorum. Yeri gelmişken şunu da söylemekte fayda var. Klasik yapıtlarda bir telif sorunu olduğundan; yerli yersiz her yayınevi (kısaltarak) basabiliyor bu kitapları. Bu yüzden klasiklerin tekrar, yetkin kişilerce çevrilmesinde fayda var diye düşünüyorum.

Sizin bir de Sapho çevirileriniz var. Böyle eski bir metni çevirmek sizi zorladı mı?

Çeviri dediğimiz şey, dile hakim olma meselesi temelde; ben de Türkçeyi çok iyi bildiğimi düşünüyorum. Türkçeyi iyi bildin mi istediğin gibi takla attırabilirsin cümlelere. Ben güçlük çekmedim. Aksine çok keyif aldım.

Panayotopulos’un Benzersiz Mevlâna adlı kitabını çevirdiniz. Mevlâya karşı özel bir ilginiz mi vardı, bu kitabı çevirmeye nasıl karar verdiniz?

Ben en başta ‘insan’a ve ‘insan olma’ya inanırım; ancak dindar adamın da elini öperim. ‘Dinci’ değil ama, dindar; bu ayrım çok önemli. Mevlâna evvela insandır.
Kitabın yazarı Anadolu’ya, Konya’ya gitmiş. Mevlâna’nın öğretisini anlatmışlar ona. 13. yüzyılın ortalarında Horasan dağları ile bozkırlarından kalkıp Konya'ya gelen Doğulu bir düşünür, o zamana kadar değişik kültür ve coğrafyalardan gelen bilgileri olağanüstü seziş ve duyuşunun perspektifi altında kullanarak asırlar sonraki dünyanın, bugünkü Batı Medeniyeti diye bildiğimiz felsefi sistemlerin temellerini atıyor... Mevlâna çok büyük! İnsan aklının en büyük temsilcilerinden. İnsan aklı konusunda Nietzsche kadar önemlidir. Rahatlıkla söyleyebilirim, asıl Rönesans İtalya’da değil, Konya’da doğdu. 13. Asrın Selçuklu Konya’sı Rönesans’ın beşiği olarak karşımıza çıkmış, tüm görkemiyle yükseliyor. Kendinden sonraki düşünürleri müthiş etkilemiştir. Mevlâna, “benimle senin aranda ne ben ne de sen vardır” demiştir. O, Türkiye’yi bütün dünyaya tanıtmıştır.
Yaptığım bu çeviri aslında baştan ayağa şiiridir. Düzyazıdır ama şiir gibidir.

İkinci dilden çeviriler hakkında neler düşünüyorsunuz?

Çok zor. Çevirmenin birkaç dilde çeviri yapması, söz konusu dillere hakim olduğu sürece, elbette mümkün. Çevirmen öğrendiği dile hakim değilse, dilin hokkabazı değilse bocalayabilir. İster istemez ağdalı ve pragmatik bir söyleme doğru kayabilir böylece; bu noktada ise çeviri tatsızlaşmaya başlar. Yağsız tuzsuz bir yemek misali. Çevrilen metin ilk çeviride zaten aslından bir şeyler yitiriyorken, bir de tutup da çevirinin çevirisini yapmak gerçekten büyük yetenek ister; imkânsız değil tabi ki, ama gerçekten çok zordur. Kayışdağı’nın eteğinden, suyu kaynağından içmek başkadır, aynı suyu damacanadan içmek başkadır. Su, evimize gelene kadar bir sürü işlemden geçer.

Yeni çeviri çalışmalarınız var mı?

Bu yaştan sonra insanın pek cesareti kalmıyor. Toparlanmada güçlük çekiyorum. Artık daha çabuk yoruluyorum. Mehmet Culum’un Alaçatılı diye bir kitabı var; biraz gücüm olsa, biraz da Yunancam daha yetkin olsa o kitabı çevirmek isterdim. Çevirmenin bunca çabasının esas mükâfatı ne olacak peki? Genelde hiç. Bana kalırsa, emek verilen metnin neşredildiğini görmek bile yeterlidir.

Mehmet H. Doğan ile Söyleşi

MEHMET H. DOĞAN

Söyleşen: Gonca Özmen

Gonca Özmen: Çağdaş Rus şiirinin önemli şairlerinden Voznesenski’nin ‘Oza’ adlı uzun şiirini, Turgay Gönenç’le birlikte, İngilizcesinden çevirdiniz. Aynı şairden Seçme Şiirler adlı bir kitap daha yayımladınız. Çevirmek için, niye Voznesenski’yi seçtiğinizi ve -kısaca- şiiri üzerine görüşlerinizi sorabilir miyim? Voznesenski’nin şiirlerindeki ritmi, sözcük oyunlarını, mecaz ve argoyu aktarmada ne gibi güçlüklerle karşılaştınız? Başka şiir çevirileriniz var mı?

Mehmet H. Doğan: Voznesenski’nin şiiriyle ilk kez, 1967’de, Teksas’ın San Antonio kentinde bir kitapçı dükkânında rastladığım Antiworlds and “The Fifth Ace” adlı seçmeler kitabıyla tanıştım. O güne kadar genç kuşak Sovyet şairlerinden yalnızca Yevtuşenko’yu tanıyordum. Sovyetler Birliği’nde Yirminci Kongre sonrasında Stalin kültünün yıkılışından ve Sosyalist Gerçekçilik akımının önce dünyada daha sonra da Sovyetler Birliği’nde sarsılmaya başlamasından sonra nasıl bir şiirin oluştuğunu merak ediyordum. Doğrusu, Yevtuşenko beni fazla etkilememişti, gösterişe (show) fazla düşkün bir şair izlenimi bırakmıştı bende. Voznesenski’nin şiirlerini okumaya başladıktan sonra haklı olduğumu hemen anladım. Onda, Mayakovski’deki devrimci atağı ve gücü, Pasternak’taki lirizmi, Yesenin’deki sadeliği ve içtenliği yeniden bulmuştum. Voznesenski, şiirinde “sözüm ona ilerleme”ye, çıkarcıların, duygusuzların, göğüslerinde bir yürek taşımayanların eline geçince baskı aracı haline dönüşen “kahrolası makine”ye karşı sevginin ve özgür insan ruhunun savunusunu üzerine alır. İnsani değerlerin baş koruyucusu olarak şair çıkar karşımıza. Bu eğilim, en çok da Oza adlı uzun şiirde görülür. Oza, XX.Kongreden sonra 1960’larda yeniden diriltilmeye çalışılan Zdanofçu sanat anlayışına karşı yükseltilmiş, şairin o yıllarda çektiği acıları da dile getiren cesur bir sesti. Bir kitap boyutunda olduğu için basımı öne çıktı. Daha önce de, Yeni Dergi’de Goya, Bir Beatnik Konuşuyor, Zenciler Türkü Söylüyor gibi başka şiirlerini de ilk kez ben çevirip yayımlamıştım. Daha sonra, öteki kitaplarından başka şiirler de çevirerek İyi Şeyler yayınları arasında Seçmeler kitabını yayımladım. Antiworlds bilingual bir basımdı. Çeviriler başta W.H.Auden olmak üzere seçkin İngiliz yazar ve şairler tarafından yapılmıştı. Şiirdeki ses ve uyak düzenini yakalamada ve yansıtmada, o sırada İzmir’de bulunan, Rusça bilen bir dosttan yardım da aldık.
Voznesenski’nin şiirini hâlâ seviyorum; ama ne yazık ki, son yıllarda ne yaptığını, neler yazdığını izleyemedim. 1992’de Strasburg’da bir Nâzım Hikmet sempozyumunda Radi Fiş’e rastladığımda, daha çok 1989 sonrasını kastederek, sorduğum ilk soru bu olmuştu. İnanmayacaksınız, Radi Fiş’in yanıtı şu oldu: “Sorma, son yıllarda çok dağıttı Voznesenski, İkinci Yeni gibi şiirler yazıyor!”
Çeşitli zamanlarda yapılmış başka şiir çevirilerim de oldu, ama önemsiz. Kendimi şiir çevirmeni sayamam ben.

G. Ö. : Voznesenski’nin Seçme Şiirler’ini, İ. Babel’i; U. Eco, C. Pavese, F. Kafka ve G. Lukacs’ı hangi dillerden çevirdiniz? Gerçi, Lukacs, Macarcadan başka, Fransızca ve Almanca da yazmıştır; ama, Avrupa Gerçekçiliği’nin özgün adı olarak “Studies in European Realism”in verilmesi, “İngilizce kitaplar da yazmış mı acaba?” yolunda bir düşünce uyandırdı bende. Çeviri yapabilecek düzeyde, İngilizce ve Fransızcadan başka yabancı dil biliyor musunuz? İkinci dilden çeviri konusunda ne düşündüğünüzü de merak ediyorum. Belki, bilimsel, felsefi ve sanat kuramıyla ilgili yapıtlarda ikinci dilden çeviriye hoşgörüyle bakılabilir. Ancak, yazın yapıtlarında, özellikle şiirde, yazarın/şairin biçeminden, dil ustalığı ve sesinden daha fazla uzaklaşmaya yol açmaz mı ikinci dilden çeviri?
Şiir çevirisinde, örneğin, ilk çevirmenin seçeceği herhangi bir sözcük, özgün metindeki ilgili sözcüğün anlamsal/duygusal çağrışımları ve sessel özellikleri yönünden kayıplar taşıyorsa; ikinci çevirmende, bu kayıp ve uzaklaşmalar bir kat daha artmaz mı? Bu bağlamda, Voznesenski’yi çevirirken, Fransızcaya yapılmış olanlardan ve Auden’in İngilizce çevirilerinden yararlandınız mı?
M.H.D.: Voznesenski, Babel, Eco, Pavese çevirilerini ve Kafka’nın bir tek öyküsünü (Bir Köpeğin Araştırmaları) İngilizceden, Garaudy ve Radiguet çevirilerini Fransızcadan yaptım. Lukacs’a gelince, Avrupa Gerçekçiliği’ni İngilizceden çevirdim. Ama şimdi siz söyleyince yeniden baktım, “Studies In European Realism” adlı kitapta bir İngiliz çevirmen adı verilmemiş; yalnızca “With an Introduction by Alfred Kazin” kaydı var. Kazin’in Giriş’inde de kitabın özgün dili üzerine bir şey yok, sadece kitabın “1930’ların o korkunç temizlik olayları sırasında Rusya’da” yazıldığı söyleniyor.
Hayır, İngilizceden ve Fransızcadan başka yabancı dil bilmiyorum; üstelik son otuz yıldır hep İngilizceden çeviri yaptığım için Fransızcadan çeviri alışkanlığını biraz yitirmiş de olabilirim.
Şiir dışında, bilim, felsefe, sanat kuramı üzerine yapıtlar gibi yazınsal yapıtların da (öykü, roman, deneme..vb.) ikinci dilden yapılmasında herhangi bir sakınca görmüyorum. Özellikle, İngilizceye başarıyla çevrilmiş yapıtlarda. Örneğin, Pavese’nin Ay ve Şenlik Ateşleri kitabının çevirisi, “Türkçede İtalyan Edebiyatı” üzerine uzun bir yazıda -şimdi nerede olduğunu, kimin yazdığını anımsamıyorum, yazık ki- “İngilizce çeviriden yapılmış olmasına karşın” başarılı olduğu söyleniyordu. Kafka’nın öyküsü için de aynı şeyi söyleyebilirim. İngilizce çevirmenin başarısından yararlanmışım demek ki!
Şiirdeyse, kimi şairlerin hiç çevrilemeyeceğini, kimi şairlerin ancak şairler tarafından çevrilebileceğini, kimi şairlerinse şiirden anlayan herkes tarafından çevrilebileceğini sanıyorum. Şiir elbette ki, çeviride birçok şey yitiriyor kendisinden; güçlü şairler bu yitişin üstesinden gelebiliyor, o zaman da “…ama aynı şiir mi?” sorusu çıkıyor ortaya. Anday’ın Annabel Lee, Orhan Veli’nin Aragon’dan Elsa’nın Gözleri, Charles Cros’dan Çirozname, François Villon’dan Asılmışların Baladı çevirileri gibi.

G. Ö. : Şiirle yakından ilgilenen biri olarak, edebiyat/şiir dergilerinde yayımlanan çeviri şiirlerle ilgili neler söylersiniz? Bunları, nicel yönden yeterli, nitelik yönünden iyi buluyor musunuz? İyi ya da başarılı şiir çevirisi deyince ne anlıyorsunuz? Örnekler verebilir misiniz? Ayrıca, Şiir Yıllıkları’nda, dergilerdeki çeviri şiirlerden/kitaplardan pek söz edilmemesi sizce de bir eksiklik değil mi? Sizin yıllıklarınızda, o yıl yayımlanan şiir kitapları arasında; çeviri olanlarına da yer vermenizi oldukça önemsiyordum ben.

M.H.D.: Edebiyat/şiir dergilerindeki çeviri şiirlerin çoğunu, en azından şimdilik, şairine dair bir tat vermesi yönünden yararlı buluyorum. Bunları gelecekteki çevirilere bir hazırlık olarak gördüğümü söylemeliyim. Cevat Çapan’ın editörlüğünü yaptığı Şiir Atlasları, İyi Şeyler arasında yayımlanan seçmeler, bu bakımdan şiir çevirmenleri için bir hazırlık okulu gibi. Ama çoğu şairin henüz gerçek çevirmenini bulduğunu söylemek zor. Örneğin Emily Dickinson, henüz gerçek çevirmenini bulamadı bence. Tamer’in kimi Lorca çevirileri dışında Lorca da. Yine de bu konudaki çabaları boşa harcanmış saymıyorum. Şiiri besleyen kanallardan biri olarak bakıyorum şiir çevirisine.
Şiir Yıllıklarında çeviri şiir kitaplarından söz edilmemesi bence de büyük bir eksiklik. Elden geldiğince izinin sürülmesi gerek.

G.Ö.: Annabel Lee’den alıntıladığınız iki dize için, “Poe’nun mu yoksa Melih Cevdet Anday’ın mı diyeceğiz şimdi,…” (Şiir ve Eleştiri, YKY, İst., Şubat 1998, s. 184) sözleriniz; şiir çevirisini bir yeniden yazma/söyleme, yaratma olarak anladığınızı gösteriyor sanırım. Sizce, şiir çevirisinde önemli olan, şairin biçemini, şiirin yapısını yansıtmak mıdır; yoksa akıcı, güzel bir Türkçeyle, sanki Türkçe yazılmış/söylenmiş gibi çevirmek mi? Bu bağlamda, çevirmenin yaratıcılığı, özgün metne katkıları ve “yaratıcı çeviri”yle ilgili görüşünüz nedir; biçem yönünden, Ataç’ın, Can Yücel’in çeviri anlayışına katılıyor musunuz?

M.H.D. Şiir çevirisi elbette ki bir yeniden yaratma serüvenidir. Annabel Lee çevirisine yalnızca “akıcı, güzel bir Türkçeyle yazılmış/söylenmiş” bir şiir diye bakabilir miyiz? Ayrıca, Anday, şairin biçemini, şiirin biçimini aslına yakın bir şekilde yansıtmaya ne denli özen gösterdiğini, e.e. cummings’den yaptığı bir şiir çevirisini çözümlediği bir yazısında apaçık gösterir. Türkçe yazma/söyleme, en başta Can Yücel olmak üzere, bir başka tür şiir çevirisi anlayışıdır, saygı gösteririm, ama bu tür çevirilerin özgün metni ve şairi ikinci planda tuttuğuna inanıyorum. Örneğin “Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin” dizesi, bütün espri gücüne karşın, “To be or not to be”nin karşılığı mıdır?
Ataç’ın Can Yücel’le aynı çeviri anlayışını paylaştığını söylemekse, çok zor. Düşünsenize, Ataç, doğru, anlaşılır bir çeviri için kendi arı Türkçe anlayışını bile bir kenara bırakırdı çevirilerinde. Aslolan şairin/yazarın biçemine olabildiğince sadık kalmaktır diye düşünüyorum. Ataç’ın Balzac’tan Otuzundaki Kadın, Alain Fornier’den Adsız Köşk vb. çevirileri çeviri edebiyatımızın hâlâ en başında anılması gereken örnekleridir.

G. Ö. : Çeviri kitaplar üzerine yazılanların büyük çoğunluğu tanıtma yazısı niteliğinde. Çevrilen yapıtın konusu, kahramanları, yazarı ve Türkçeye çevrilmiş diğer yapıtlarından söz edildikten sonra; her zaman olmamakla birlikte, bir-iki cümleyle çeviriye de değiniliyor: “Akıcı bir dille aktarılmış.”, “Rahat okunuyor” … vb. Ülkemizde, çeviri eleştirisinin eksikliği ve gerekliliği konusunda ne düşünüyorsunuz?

M.H.D. Ne yazık ki öyle. Jameson gibi çelik çekirdek bir dili olan yazardan bir kitap çeviriyorsunuz, aylarca alnınızın damarı çatlamış. Dergide, gazetede bir yazı çıkıyor kitap üzerine. Çeviriden söz yok; Jameson hakkında, kitap hakkında genel geçer birtakım şeyler söyleniyor; amaç, yazı sahibinin neler neler bildiğini göstermek okuyana. Akademisyenlerin bir tür afra tafrası. Peki çevirmen bu zor işi başarmış mı, başaramamış mı? Başarmışsa neden iki sözcükle değerlendirmiyorsun bunu? Başaramamışsa neden göstermiyorsun nedenini, niçinini? Ondan da geçtim, Aristoteles’ten çevirdiğim, YKY yayınları arasında sekiz baskı yapan Retorik (1995) çevirisinin, 2002’de Aristoteles üzerine yayımlanmış bir kitabın önsözünde adı bile geçmemektedir. Sayın felsefe profesörüne göre böyle bir çeviri yayımlanmamıştır Türkçede! Susan Sontag’ın bence en iyi romanı olan Yanardağ Sevgilim’den söz edildiğini de duymadım kaç yıldır. Çeviri eleştirisi…Böyle bir şey var mı bizde?

G. Ö. : Postmodern edebiyat kuramının, sanatı bir oyun/zevk aracı olarak gören, yazarı/şairi “öldüren”, kolaj gibi teknikleri benimseyen anlayışının; bazı çevirmenlerimizi de etkilediğini görmekteyiz. Örneğin, Georges Perec’in Kayboluş romanına, çevirmenin, özgün metinde olmayan bölümler eklemesi gibi. Bazı çevirmenlerin, politik/ahlaksal/dinsel/ulusçu nedenlerle sansür uyguladığı, kendince gereksiz gördüğü ya da zorlandığı bazı cümle/dize, paragraf, bazen bölümleri çıkardığına da rastlanıyor. Çevirmenin buna hakkı var mıdır? Bu ve benzerleri (serbest çeviri/yorumlama, ölçü/uyak için sözcük/dize ekleme/çıkarma vb.) yazara/şaire, metnine, okura bir saygısızlık değil midir? Bilim, felsefe ya da sanatla ilgili kuramsal koca bir kitabın, sadece birkaç bölümünün çevrilip, hiçbir açıklama yapılmadan, özgün adıyla yayımlanmasına ne diyorsunuz? Dil bilmeyen okuyucuları aldatmak olmuyor mu bu? Eskiden yapılmış, özellikle MEB yayınları arasında çıkmış, bazı çevirilerin birtakım sözcük ya da cümlelerini değiştirerek, bazen buna bile gerek duymadan, başka bir çevirmenin (gerçekte olmayan birinin) adıyla yayımlanmasını anımsayarak soruyorum: Çeviri etiğinin ilkeleri neler olmalıdır sizce? Bu emek sömürüsüyle ilgili olarak, hukuksal önlemler yok mu, neler yapılabilir/yapılmalıdır? Gerçek çevirmenlerse, emeğinin karşılığını alamama bir yana; Türk Ceza Yasası’nın 301. maddesine göre, yayıncı ya da editörlerce seçilen, belki de içeriğine/düşüncelerine katılmadıkları bir kitabı çevirdikleri için bile sorumlu tutulup yargılanabiliyorlar. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, çevirmeni koruyor mu?

M.H.D. Postmodern’den söz etmeyin bana. Yalan yanlış anlaşılmış bir ‘postmodernlik’ adına ne cambazlıklar yapılıyor; Perec çevirisinde olduğu gibi ne sahtecilikler yapılıyor, elbette biliyorum ve onaylamıyorum bunları. Elbette ki, dil bilmeyen okuru aldatmadır, saygısızlıktır bunlar. Çevirmenin, hangi nedenle olursa olsun, bu gibi eklemelere, çıkarmalara, değiştirmelere, kolajlara hakkı yoktur.
Ama bu suçu bir kez de ben işledim: Caudwell’in Illusion and Reality adlı, şiir kuramı üzerine çok önemli kitabını çevirdim 1977’de. Son bölümü: ‘Şiirin Geleceği’ bölümünü, ne yazık ki, kitaptan çıkartmak zorunda kaldık. 141-142 sayılı yasaların en şiddetli biçimde uygulamada olduğu o yıllarda bu bölümün yayımlanması, kitabın “komünizmi övme” suçu ile toplatılmasına ve çevirmenin parmaklıklar arkasına gitmesine neden olacaktı. Danıştığımız bütün avukatlar böyle söylüyordu. Ya bu suçu işleyerek bu riske atılacaktık ya da ondan daha küçük, ilerde telafi edilecek bir başka suçu: o bölümü kitaptan çıkartma suçunu işleyerek, şiir üzerine batıda da büyük yeri olan kitabı o haliyle okura ulaştıracaktık. Biz de öyle yaptık ve Yanılsama ve Gerçeklik 1977’de son bölüm eksik olarak yayımlandı. Şimdi işlediğim suça rağmen iyi ettiğimi sanıyorum, çünkü yaşı ellinin üzerinde birçok şairin o kitaptan büyük ölçüde yararlandığını gördüm, biliyorum. 1977’den 2007’ye, ne hikmetse, hâlâ ikinci baskıda duran ama hâlâ satışta olan Yanılsama ve Gerçeklik’in üçüncü baskısına o bölümü ekleyebiliriz artık. “İlerde telafi edilir” derken bunu kastediyorum.
MEB yayınları üzerine de bir anım var, onu da ileteyim: 1980’lerde Conrad’ın Nostromo adlı büyük romanını çevirmeye soyunmuştum. Conrad’ın bütün kitapları gibi büyük bir cesaret işiydi bu, biliyordum. Romanın 1940’larda MEB yayınlarından çıkmış bir çevirisi olduğundan da haberim vardı. O çeviriyi zar zor buldum, takıldığım yerlerde yararlanmak için fotokopisini yaptırdım. Fakat daha ilk sayfalarda şaşırdım, çevirmen, Conrad’ın hemen bütün romanlarına koyduğu, kitabın yazılış öyküsü denilebilecek ‘Yazarın Notu’ bölümüyle birlikte ilk beş on sayfayı atlamıştı. Kim bilir neden? Daha sonra ise, uzun betimlemelerin birkaç sözcükle geçiştirilmiş olduğunu gördüm. Örneğin, Conrad’ın bir paragraf boyunca, yelesinden toynaklarına en ince ayrıntısına kadar çizdiği bir arap atı betimlemesi, çeviride yalnızca ‘fıstık gibi bir küheylan’ olarak geçiyordu. Tabii, bir süre sonra bir kenara bıraktım bu çeviriyi, kendi başımın çaresine bakmayı yeğledim.
Yine bir başka örnek: McCullers’ın Yalnız Bir Avcıdır Yürek’ini çevirirken Fransızca çevirisi de elimin altındaydı. Bir yerde, bir türlü anlamadığım, çeviremediğim bir cümle için Fransızca çeviriye baktığımda, çevirmenin o cümleyi es geçtiğini gördüm. Belli ki, o da kıvıramamıştı orasını. Benim ne yaptığımı şimdi anımsamıyorum, ama atlamadım, bir şekilde çevirdim.
Başkalarının çevirisini orasında burasında birtakım değişiklikler yaparak yeniden yayımlamanın ‘hırsızlık’tan başka bir adı var mı? Ne yazık ki, kitabın da para etmeye başladığı günümüzde bu gibi karmanyolacılığa başvuranlar çok; özellikle de dünya klasikleri adlı dizilerde. Bir çevirmenin bir yıl içinde buna benzer yirmi kitap çevirdiğini görüyoruz!

301.Madde hâlâ Demokles’in kılıcı gibi üzerimizde asılı duruyor. Bir yandan da, yeni anayasada düşünce ve yazma özgürlüğünün sonuna kadar korunacağından söz ediliyor. Bu aldatmaca böylece sürmesin dilerim. Asıl emek sömürüsü ise, özellikle de toplumcu olduklarını boyuna ileri süren kimi yayınevi sahiplerince yapılıyor. Bazı yayınevleri anlaşma diye bir şey yapmıyor. Yapılan anlaşmalarsa nalıncı keseri gibi yayınevinin çıkarlarını koruyacak biçimde düzenleniyor. Örneğin, yayınevleri, çeviri sözleşmesine, kitabı hangi tarihte teslim edeceğinizi madde olarak koyuyor da kendilerinin en geç ne zaman yayımlayacaklarını koymuyor. Bu şekilde yıllardır bekleyen çevirilerim var, hem de büyük yayınevlerinde. Geçen yıl, batan bir yayınevi (onlar faaliyetlerine son verdiklerini söylüyor!) yaptığı bütün anlaşmaları keyfi olarak feshetti bir mektupla. Bir arkadaşım, bir yayınevinden telif alacağını, iki yıl sonra, o da ancak mahkemeye verme tehdidiyle alabildi. Çeviri ücreti olarak saptanan rakamlarsa yeterli olmaktan uzak. Bir de bunu dört ay sonra, dörde bölerek ödeme şartı eklenince, çeviri emeği tam bir komediye dönüşüyor.
Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu çevirmeni korusaydı bütün bunlar olur muydu?

G. Ö. : Yeni Dergi, planlı/programlı yayın politikası, iyi seçilmiş metinleri, nitelikli çevirileri ve özel sayılarıyla; güncel sanat ve düşünce tartışmalarını gündeme getirmesi, çağdaş düşünür, yazar ve şairleri tanıtmasıyla döneminde etkili olmuş dergilerden. Yayımladığı yazın ve sanat kuramıyla ilgili -özellikle- çeviri yazılarla (inceleme ve eleştirilerle), Türk düşünce dünyasına büyük katkıda bulunan Yeni Dergi’nin ve titizliği, ciddiyeti, yanlışsız/özenli yazma/yayımlama konusundaki dil özeniyle Memet Fuat’ın, bir eleştirmen/çevirmen olan sizin üzerinizde de etkileri oldu mu?

M.H.D. : Yanılsama ve Gerçeklik’i çevirdiğimi duyunca Memet Fuat’ın coşkusu inanılmazdı. Meğer onun da başucu kitaplarındanmış. Hiçbir yayıneviyle anlaşmadan başlamıştım çeviriye. Memet Fuat D yayınlarından çıkarabileceklerini söylüyordu, ama çeviri bittiğinde D yayınevinin eski mali gücü kalmamıştı. Çevirinin birçok bölümü daha kitap yayımlanmadan Yeni Dergi’de yayımlandı o günler, anımsayan anımsayacaktır. Memet Fuat, gerek çeviri, gerekse telif yazılarım için her zaman destek olmuştur bana.

G. Ö. : 1961 Anayasası’nın, düşünce ve yayın alanında getirdiği –sınırlı- özgürlük ortamında, çeviri etkinlikleri hız kazanmış; siz de Garaudy, Lukacs, Caudwell, G. Thomson… gibi Marksist düşünür ve estetikçilerin sanat/yazın kuramı alanında önemli yeri olan yapıtlarını Türkçeye kazandırdınız. Frazer’den Aristoteles, Jameson ve Eco’ya; Kafka’dan, Conrad, Pavese, McCullers ve Sontag’a …; 60’lı yıllardan başlayarak 2000’li yıllara; yazından felsefeye, sanat kuramı ve estetiğe, otuza yakın çeviri yaptınız. İlk çevirilerinizi yaptığınız 60’lı,70’li yıllarda; bilim/felsefe/sanat kuramı alanlarında zengin bir kültürel tabanın, birikimin olmayışı; üzerinde anlaşılmış yerleşik terimlerin, yani terminoloji birliğinin olmayışı ne gibi güçlük ve engeller yarattı?
M.H.D. : Çeviri kitaplarımın sayısı kırkı aştı bugün. Cogito, Sanat Dünyası, Kitap-lık...vb. dergilerde yayımlanan, kitaplaşmamış yüzlerce yazıyı saymıyorum.
Bugün herkesin –bilerek, bilmeyerek- kullandığı “yabancılaşma” terimini ilk olarak Selahattin Hilav’ın bulduğunu ve kullandığını, bu ve bunun gibi başka olaylara bizim yaşam serüvenimizde tanık olduğumuzu söylersem, o günler hangi koşullar içinde çeviri yaptığımızı daha iyi anlatmış olurum. ‘Sosyal Yayınlar’ın, ‘Sol Yayınlar’ın ilk kitapları benzer terminoloji karmaşası içinde yayımlanıyordu. Kimi ‘vetire’, kimi ‘süreç’ diyordu. Kimi Farsça, Arapça terimlere, kimi öztürkçe terimlere tutunarak aşmaya çalışıyordu güçlükleri. Felsefe, toplumbilim, ruhbilim vb. ile ilgili terimler sözlüklerinin hemen tamamı 70’lerden sonra yayımlanmaya başladı. O zamanlar kuramsal çeviriler yapmak gerçekten de bir şövalyelikti. Benim, Estetik üzerine henüz bir elin parmakları kadar telif ya da çeviri yapıtın bulunmadığı bir zamanda giriştiğim 100 Soruda Estetik incelemesi de böylesine bağışlanamayacak bir şövalyelikti. İngilizce, Fransızca metinler olmasaydı ne yapardım, kim bilir? Bugün olsa aynı cesareti gösterebilir miyim, sanmıyorum. Ama iyi ki, o çeviriler yapılmış, yoksa bugün yanlışlıkları gösterilip daha doğru çevirileri yapılabilir miydi? Çevirmen de, okur da o engellerle dolu yolu bir şekilde geçmek zorundaydı. Yara bere alarak da olsa.

G. Ö. : Şiir ve Eleştiri kitabınızın Sunu’sunda, büyük bir heyecanla, o kadar emek vererek çevirdiğiniz yapıtların yayımlandıktan sonra suskunluk ve ilgisizlikle karşılanmasının yarattığı burukluğu belirterek, J. G. Frazer’dan çevirdiğiniz iki ciltlik Altın Dal gibi önemli bir yapıtın tanıtım yazısını da kendiniz yazmanız nedeniyle serzenişte bulunuyorsunuz. Peki, hiç değilse, maddi olarak emeğinizin karşılığını aldığınızı söyleyebilir misiniz? Türkiye’de çevirinin parasal getirisi ne düzeyde?

M.H.D. Ben çeviriye başladığımda çevirinin parasal getirisi diye bir şey yoktu kafamda. Düşündüğüm tek şey, bir güzelliğin, dil bilmeyen insanlara ulaştırılmasıydı. İlk çeviri girişimim olan Raymond Radiguet’nin İçimizdeki Şeytan çevirisini sırf kendim için yapmıştım. 50’lerde, dergilerde yayımlanan birkaç şiirim dışında, edebiyat yaşamının uzağında olduğum için, herhangi bir yerde yayımlamak aklımdan da geçmiyordu. Zaten ben çeviriyi bitirdikten kısa süre sonra aynı yapıtın Oktay Akbal tarafından yapılan çevirisi bir gazetede tefrika edilmeye başlamıştı. Kendimi ilk denemem de bu yolla oldu. Daha sonra, aynı yazarın öteki romanı, Orgel Kontunun Balosu çevirisi elimde Yaşar Nabi’nin karşısına çıktığımda ikinci dersimi aldım. Yaşar Nabi, Radiguet’den başka kitap yayımlamayı düşünmediklerini, ama istersem kendilerine çeviri yapabileceğimi söyledi ve kocaman bir kitap uzattı bana. Şimdi ne olduğunu anımsamıyorum; kendisine bu kitabın daha önceden çevrilmiş olduğunu söylediğimdeyse, “Zararı yok siz yine de çevirin,” dedi ve çok kısa bir süre verdi. Kibarca, “Başka kapıya,” diyordu bana. Ben de bir daha Varlık’ın kapısını hiç çalmadım.
1980’lerin ortalarına kadar forma, yani 16 sayfa başına ödeme yapılırdı ve bu, baskı sayısı ne olursa olsun değişmezdi. Önemli bir ücret de değildi bu. Çerezlik. Bunun ne büyük bir sömürü olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Örneğin, çok önemli kuramsal çeviri kitaplarımın yayımcısı olan bir yayınevi, 10-15 yıl önce çıkmış kitapların hâlâ tükenmediğinden söz ediyor bugün!
Son yirmi yıldır, baskı sayısı X kitap fiyatı’nın yüzdesiyle orantılı olarak yapılan çeviri ücretinin, eskisine göre daha güvenli bir yönü vardı, ama onda da baskı sayısının gerçekliği yine yayımcının insafına kalıyordu. Son yıllarda çıkarılan bandrol alma zorunluluğu bunu ne derece önlüyor, bilmiyorum, ama dediğim gibi, eskisinden daha iyi. Güvenilir editörlerle, iyi çevirmenlerle çalışan, düzenli ödeme yapan, baskı sayısında hile yapmayan, kitap tükendiğinde ikinci, üçüncü baskıyı hemen yapan, yapmayacaksa çeviriyi serbest bırakan birkaç profesyonel yayınevinin olması çevirmeni rahatlatan bir şey.
Yine de Türkiye’de çevirinin parasal getirisinin öyle parlak olduğunu söyleyemem. Avrupa ülkeleriyle karşılaştırma yapılamayacak kadar düşük bizde çeviri ücreti. Baskı sayılarının oradakinden çok düşük olması, satışların ne yazar hatta ne de devlet tarafından kontrol edilememesi de ayrı sorun.

G. Ö. : “Bence dünyanın o güne kadar yazılmış bu en güzel aşk romanı” dediğiniz (Şiir ve Eleştiri, s. 184), Radiguet’nin İçimizdeki Şeytan’ının Türkçe çevirisi Fransızcasındaki şiirselliğinden bir şeyler kaybetti mi? Çevirdiğinizden yıllarca sonra yayımlanabildikleri için, Radiguet’nin İçimizdeki Şeytan ve Orgel Kontu’nun Balosu adlı romanlarını, eskiyen dilleri nedeniyle, bir bakıma yeniden çevirmişsiniz. (1940’lı yıllarda yapılmış çevirilerin bile, dillerini hiç yenileştirmeden yeni basımlarını yapan MEB yayınları ilgililerinin kulakları çınlasın!) Hazırladığınız Şiir Yıllıkları’nda da dil ve yanlışlıklar konusunda –başta dizgi yanlışlıkları olmak üzere- ne kadar titiz davrandığınızı, bu nedenle üzüldüğünüzü ve bir sonraki yıllıkta bunları düzelttiğinizi (hatta, 1999 Şiir Yıllığı’nda, daha önce yayımlanan altı yıllıktaki yanlışların tek tek gösterildiği Doğru-Yanlış cetvelleri hazırladığınızı) biliyoruz. Her kitabın özellikle çevirilerin yeni basımlarında, gözden geçirilmeleri gerekmez mi? Yazardan çevirmene, editörden yayıncıya; bunda birçok kişinin sorumluluğunun olduğunu düşünüyorum. (Bu arada, yanılmıyorsam, U. Eco’nun bir kitabını, kötü çevirisi nedeniyle yapılan eleştiriler üzerine, piyasadan çeken ve yeni bir çevirisini yayımlayan Can Yayınları gibi yayınevi, yayıncı ve editörlerin olduğunu da unutmuş değilim.) Bilimsel, felsefi ve kuramsal kitaplarda ad ve kavram dizinlerinin olmaması bile bence büyük bir eksiklik. Siz ne dersiniz?

M.H.D. : Radiguet’nin ‘İçimizdeki Şeytan’ı bence hâlâ dünyanın en güzel aşk romanı. Kim bilir kaç kez okudum, daha kaç kez okuyacağım! Her okuyuşta hâlâ insanın içini titreten satırlar buluyorum. Şiirselliğinin en büyük kanıtı da bu değil mi zaten? Bu bana göre elbette; ne de olsa ilk çocuğum benim. Metnin şiirselliği, Fransızcasından bir şeyler yitirip yitirmediği okurun karar vereceği bir şey.
Radiguet’den 1952-1955 arasında yaptığım çevirileri 1987 ve 1989’da yayımlamaya kalktığımda hemen hemen yeniden çevirmek zorunda kalmıştım, doğru. Doğaldı bu. Dilleri o kadar eskimişti ki! Şiir/Edebiyat/Dil birikimimde de büyük değişiklikler olmuştu 25 yılda.
Carson McCullers’dan çevirdiğim Yalnız Bir Avcıdır Yürek, Ralph Ellison’dan çevirdiğim Görülmeyen Adam çevirileri için de, aradan o kadar uzun süre geçmemiş olsa da, aynı şeyi yaptım. Görülmeyen Adam’ı ikinci kez çevirdim. Üçüncü kez nerdeyse yeniden çevirdiğim Yalnız Bir Avcıdır Yürek ise İş Bankası Kültür Yayınları’nda iki yıldır bekliyor, bakalım ne zaman çıkacak!
Kuramsal çevirilerde, çevirinin doğruluğu biçemden daha önemli olduğu için fazla bir sorun çıkmıyor gibi. Zaman zaman onlarda da düzeltmeler yapmak gereği oluyor. Bu tür çevirilerde ad ve kavram dizinleri elbette çok önemli. Gelişen bilgisayar tekniğiyle kolayca yapılıyor da bu. Yeter ki yayınevi bunun gereğine inansın.

G. Ö. : Bilimle, felsefeyle, yazın/sanat kuramıyla ilgili çoğu temel kitap; ülkemizde, Batı’da yayımlandıktan yıllarca sonra okur karşısına çıkarken; Garaudy’nin D’un Realisme Sans Rivages (1963) yapıtının Kafka ile ilgili bölümü, iki yıl sonra, sizin çevirinizle yayımlandı (1965); birer yıl arayla da Picasso (1966) ve Saint-John Perse (1967) bölümleri. Garaudy sizce hangi açılardan önemli, düşünce/yazın dünyasına katkıları neler olmuştur? Başta Garaudy olmak üzere Lukacs, Thomson, Fischer … gibi Marksist kuramcıları, siz, C. Çapan, A. Cemal; Barthes’ı T. Yücel, Joyce’u M. Belge … gibi çevirmenler çevirdikleri için şanslı sayıyorum ben. Okumuşsunuzdur sanırım, bir süre önce yayımlanan bir yazıda, Lukacs’ın “Macar köylüsü” diye anılarak küçümsenmesi konusunda ne dersiniz? Lukacs’ın, örneğin, Kafka ile ilgili değerlendirmelerine katılıyor musunuz?

M.H.D. : Garaudy’nin D’un Réalisme Sans Rivages’ı Fransa’da 1963’te çıkmıştı. Batıda sanat edebiyat çevrelerinde, dayatmalı sosyalist gerçekçilik düşüncesine karşı ilk karşı çıkışların başladığı yıllardı 1960’ların başı. Bizde de Memet Fuat’ın Yeni Dergi’si, ilk sayısında, “...her şeyden önce, başka dillerdeki sanat olaylarını, düşünce tartışmalarını dilimize aktarmak amacı güdeceğini” açıklıyordu. Kısa zamanda, Yeni Dergi çevresinde daha çok genç çevirmenlerden bir grup oluştu. Memet Fuat’ın kendisi koyu bir Marksist olduğu halde, Ortodoks Marksist sanat anlayışına karşı çıkan yeni görüşleri, tartışmaları dergisinde öne çıkarmakta tereddüt etmiyordu. Bu yüzden, hepimize olduğu gibi ona da ‘reformist’, ‘revizyonist’ ‘liberal’… gibi saldırılar başlamıştı. Bir başka yazımda da söylediğim gibi, Yeni Dergi o yıllar edebiyatımızda, bir yandan yasakçı yasa maddelerine, bir yandan da Zdanofçu sanat-edebiyat anlayışına karşı, özgürlükçü batı düşüncesine açılmış bir pencereydi. Bu pencereden Garaudy, Fischer gibi, Yapısalcılık gibi yeni kişiler, yeni anlayışlar, Thomson gibi, Lukacs gibi nispeten daha Ortodoks anlayışlar da giriyordu tabii. Ama bunların hepsi bizde o güne kadar bilinmeyen, yaygınlaşmayan düşünceler, akımlardı. Edebi belleğin dolum günleriydi o günler, hiçbir şey yabana atılmıyordu. Ayrışmalar, tartışmalar bir süre sonra başlayacaktı. Yeni Dergi’nin her Özel Sayısı, yeni bir okur tipi yetiştiren birer okul niteliğinde oluyordu.
Bu uyanış günlerini yaşamayan, her şeyi hazırlop önünde bulan, baba-zengini, mirasyedi bir kuşağın Lukacs’a ‘Macar Köylüsü’ demesi, ancak onun düşünsel yoksulluğuyla açıklanabilir. O günler Lukacs’ın Kafka karşısındaki tutumu bizce de biliniyordu, ama Lukacs’a ‘Macar Köylüsü’ demek aklımızdan geçmezdi; olsa olsa onun neden Kafka’ya karşı olduğunu anlamaya çalışırdık.
Beni Garaudy’ye çeken de bu olmuştu ilk bakışta. Onun Kafka, Picasso ve Saint-John Perse gibi sözüm ona Sosyalist Gerçekçi sanat anlayışının kendisinden saymadığı üç sanatçıyı ele alıp bunların gerçekçiliğin sınırlarını genişlettiğini, hem de Marksçı sanat adına ileri sürmesi bizim bakış açımızı, görüş ufkumuzu genişletiyordu; bundan büyük bir mutluluk duyuyorduk. Aragon, kitaba yazdığı önsözde, “Söz konusu olan, Marx’çılığın revizyonu değil, tam tersine. Önceki durumuna kavuşturulmasıdır. Ve tarihte, bilimde, edebiyat eleştirisinde dogmacı uygulamadan, yetke kanıtlarından, ağızları tıkayan ve tartışmayı olanaksız kılan –Kutsal kitaplara- göndermelerden kurtulmaktır” diyordu. Bizim aradığımız da buydu zaten.

G. Ö. : Çevirmenliğe şu anda ve şu andaki düşünceleriniz, sanat anlayışınız ve birikiminizle başlasaydınız; çevirdikleriniz arasında yer almayanlar ya da önceliği alacaklara eklenenler kimler olurdu? Yazarını, yapıtı beğenmediğiniz halde, yayıncının, editörün isteğiyle çevirdikleriniz oldu mu? Bir çevirinin başarısında, çevirmenin; çevirdiği yazara/şaire, yapıta duyduğu ilgi/sevgi etkili olur mu?

M.H.D. Ben özellikle böyle geçmişe, tarihe dönük varsayımlardan hoşlanmıyorum: Orhan Veli 36’sında ölmeyip 70’ine, 80’ine kadar yaşasaydı nasıl bir şair olurdu? Böyle bir sorunun yanıtı olur mu, olsa bile doğru olur mu?
Ben çeviriye, demin de söylediğim gibi, beni bir anda çarpan, kişisel yaşamıma da uygun düşen –ben de âşıktım o günler!- bir aşk romanı ile başladım: İçimizdeki Şeytan. Bu güzelliğin yalnızca bende kalmayıp başkalarına da ulaşmasını istiyordum. Bütün çeviri serüvenimde güttüğüm tek ilke bu oldu. Onun için de başlarda ilk öneri hep benden gidiyordu yayıncıya: “Şu kitabı çeviriyorum, basar mısınız?” Arada, yayıncı dostlardan gelen çeviri önerilerini ancak kitabı okuduktan ya da inceledikten sonra kabul ediyordum. Örneğin, Ralph Ellison diye bir Amerikan romancısını böyle tanıdım, sevgili Aydın Emeç’in bana bir armağanı sayıyorum onu ben; ne yazık ki, XX. Yüzyılın en büyük romanları arasında sayılan Görülmeyen Adam, piyasa romanları kalabalığı arasında güme gitmiş bir romandır bugün. Kurt Vonnegut Jr.’ı da (Şampiyonların Kahvaltısı) Aydın tanıtmıştı bana. Giderek, yaşam koşullarının zorlamasıyla, çevirmenlik daha büyük yer tutmaya başladı hayatımda. Bu durumda bile, her önerileni çevirmek gibi bir zorunluluğum olmadı. Çevirmesem de olurdu diyeceğim kitaplar yok mu çevirdiklerim arasında? Olmaz olur mu, ama işin tuhaf tarafı, en kısa zamanda en büyük getiriyi getirenler de bunlar oldu, isim vermeyeyim şimdi. Mutlaka çevirmek isteyip de çeviremediklerim de var, içimde ukde olarak kaldı bunlar. Örneğin, Pascal Quignard’ın Dünyanın Bütün Sabahları. Örneğin, İsak Babel’in, Bütün Öyküleri. 1970’lerin başında Babel’den bir seçme öyküler çevirmiştim: Güvercinliğimin Hikâyesi. Geçen yıl Babel’in Bütün Yapıtları’nın yeni bir çevirisini buldum, eski aşkım depreşti Babel’e karşı. Kızıl Süvariler ve Odesa Öyküleri’nden başlayarak bütün öykülerini çevirmeye başladım şimdi. Babel benim için Sovyet edebiyatında Gorki’den sonra en büyük öykücüdür. Odun kafalıların kurbanı olarak Sibirya’da sürgünde öldürülmüş bir eşsiz yetenek. Uzun bir önsözle, Türkçede yeniden tanıtmak istiyorum Babel’i. Gelecek yılın tasarılarından biri bu.

G. Ö. : Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Eklemek istedikleriniz var mı?
M.H.D. : Ben teşekkür ederim. Çevirilerden açılınca sözün sonu gelmez, ama zaten bir haylı baş ağrıttığımız için burada keselim isterseniz. Ç.N.’ye başarılar diliyorum.

Yusuf Eradam ile Söyleşi

SÖYLEŞİ

Yusuf Eradam

Eğitim durumunuz?
Doktora ve sonrası… emekli olmuş kıdemli profesör.

Çeviri eğitimi aldınız mı?
Evet. Darüşşafaka Lisesi ve Hacettepe Üniversitesi’nde öğrenciliğim sırasında.

Nasıl bir sosyal çevrede yetiştiniz?
Gelir düzeyi çok düşük olan bir çevrede. Babam işçiydi. Yatılı okuldaki baskıcı ve disiplinci bir idarecilik ama bugün üniversitelerde bile olmadığını iddia edebileceğim kaliteli öğretmenlerden dersler aldığımız bir Darüşşafaka ve daha sonra da Hacettepe’dir öğretimimde gurur ile sözünü etmek istediğim kurumlar.

Ne zamandan beri çeviri işiyle uğraşıyorsunuz?
“Uğraşmak” sözcüğünü “yaptığınız çevirilerin yayımlanmaya başlaması” olarak yorumlarsak 1981’den bu yana. Ama İngilizce öğrenmeye başladığım 1965 yılından beri kafam iki dilde dönüp duruyor.

Hangi dilden çeviriler yapıyorsunuz?
İngilizce’den. Fransızcam orta düzeyde.

Ne tür çeviriler yapıyorsunuz?
Şiir, öykü, nadiren deneme, bilimsel inceleme ve roman.

Şimdiye kadar kaç kitap, şiir ya da öykü çevirdiniz?
Çok sayıda çevirdim ve düzeltisini yaptım, fakat yayımlanmış kitap olarak sayarsak galiba yakında yayınlanacak olanı da sayarsam yedi kitap etmiş.

Çevirdiğiniz yapıtları ya da yazarları nasıl seçiyorsunuz? Kişisel tercihlerinizden mi yola çıkıyorsunuz? Yoksa yayınevinin istediği yazar ve kitapları mı çeviriyorsunuz?
Kişisel tercihlerim ön plandadır, ama nadiren yayınevi ya da bir dostun tavsiye ettiği kitabı okuduktan sonra çevirmezsem mutsuz olacağımı anlarsam çevirmişimdir.

Çeviri anlayışınızın kısa, genel bir tanımını yapar mısınız?
Söyledim 8inci sorunun yanıtında. Beni mutlu edecek bir yapıt olmalı, zamanımı boşa harcadığıma inanmamalıyım, gerek bana, gerekse içinde yaşadığım dünyaya yararlı olduğuna inanmam gerek, yarar derken de para değil kastettiğim. Bu yüzden de, daha sonra popüler olup çok satan birkaç kitabı çevirmeyi reddetmişimdir. Hatta telifi alınmasın demişimdir. Erkekler Mars’tan, Kadınlar Venüs’ten buna bir örnektir. Toni Morrison, Nobel almadan yıllar önce önermişimdir bu yazarın kitaplarının telifini alın, büyüyecek diye…

Çeviri yaparken sizce hangisi daha önemli, “Birebir çevirmek mi”, “Anlamın aktarılması mı”? Hangi koşullarda serbest veya bağlı çeviri yapılmalıdır?
Belli amaçlar dışında, anlamın doğru ve denklik ilkelerine uygun çevrilmesidir, erek dilde yeniden yaratılmasıdır benim çeviriden anladığım. Nasıl deriz Türkçe’de, nasıl derler İngilizce’de diye düşünürüm başlangıcında. Sonra diyelim uyak, diyelim yazarın biçemi ya da belliyse okuyucu kitlesi vb. birçok başka unsur devreye girer etkilemek ya da yönlendirmek için çeviriyi. Bence istediğiniz derecede serbest çeviri yapmak çevirmenin “etik” duruşuna ve gereksinimlerine göre değişir… Kendisine, yapıta ihanet etmediğine inanma derecesi de farklı farklıdır. Bu meselenin bir çözümü, tek bir yanıtı olduğunu sanmıyorum, derin meseledir. Örneğin ideolojik duruşunuz ile değiştirebiliyorsunuz metni. Yazarın niyeti olmayan bir yöne gidebiliyor yapıt. Son çevirdiğim yapıt, The Pillowman (Yastıkadam) adlı oyunda öldürülen çocukların hepsi Yahudi mahallesinden. Şimdi öyle çevirip oynatmanın alemi yok. Oyun harika, 2004 yılında Lawrence Olivier ödülü almış değerli bir yapıt, her şeyden önemlisi yaratıcı insanlara yapılan işkence konusunu ciddi bir felsefi tartışma halinde sunuyor. Burada, Yahudi yanlılığı ya da düşmanlığı yapmanın yapıtın evrensel yanlarını zedeleyeceğini, ya da Yahudi/Musevi düşmanlığını baki kılmak yolunda yahut da bu düşmanlığın bellekten silmemek adına herhangi bir çalışmada emeğimin geçmesini istemediğim için mahalleyi “Öteki” mahalle yaptım. Her ülkenin, her tarihsel dönemin “ötekileri” farklı olabilir. İllet “ötekileştirmektir, antagonizma tuzağıdır” bana göre. Böylesi, etik, ideolojik ya da ticari kaygılar ile yapıt farklılaşarak çevrilebilir.

Çeviri yaparken genellikle karşılaştığınız güçlükler nelerdir? Çevirinin temel sorunu, yani denklik ilkesi, nasıl çevirirsem özgün metne asgari ihanet etmiş olurum acaba? İkinci olarak da, kültürel farklılıklardan Türkçe’de ya da erek dilde bulunmayan sözcükler, jargon ya da terminoloji. Beyzbol terminolojisi ya da Türkçe’ye özgü ikilemeler vb. gibi.
Amaç dilde karşılığı olmayan sözcük, olay, biçem ve söylemleri nasıl aktarıyor sunuz? Bir örnekle açıklar mısınız? Denklik ilkesine bağlı kalarak ve çeşitli başka endişeler güderek karar veririm. Eserin metinsel bütünlüğünü zedelemeden bir karşılık bulmaya çalışırım. Bizde olmayan spor terimleri, örneğin beyzbol gibi bir oyunun terimleri oluşturulurken ya da daha önce sözünü ettiğim siyasi yanlış anlamalara yol açmasın diye Yahudi mahallesine “Öteki” mahalle deyişim örnek olabilir. Deyimler ve atasözlerinde de kültürel farklılıklar yüzünden sözcüğü sözcüğüne çeviri yapılması olanaksız olabilir, bu durumda da denklik ilkesine göre bir karşılık bulunur.
Bir edebi eserin çevirisinde hangi yöntemi yeğlersiniz? “Yabancılaştırma mı”, “Yerlileştirme mi”? Duruma, amaca göre değişir bu kararım. Bazen üçüncü, dördüncü bir yol da olanaklıdır. Can Yücel’in “A Midsummer Night’s Dream” çevirisi (Bahar Noktası) bir çeviri başyapıtı olarak da kabul edilebilir. Fakat, özellikle sahnede izlediğimde fark ettim ki usta çevirmenin yetmişine merdiven dayamışken yaptığı bu çeviri çevirmenin o yaşının gereği bir Osmanlıca ve deyimsel bir dil bilgisini gerektiriyor ve oyunun kişileştirmesine aykırı düşebilecek bir dil örneğin genç karakterlere fazlasıyla büyük bir dil görünüyordu. Genç bir karakterin o dili bilmesi ve yerli yerinde kullanması olanaksızdır. Çeviri, bir metin olarak başyapıt gibi görünse de, sahnede başlı başına ayrı bir karakter gibi karakterlere üstünlük sağlayan bir yaratık gibi de durabiliyordu. Ama Can Yücel usta kadar olmasa da yerlileştirmeye yakın, bizden bir dil ve biçemi yeğlerdim. Fakat Ullysses gibi bir yapıt ise İrlanda kültürüne, İngilizce’nin İrlanda coğrafyasında kullanımına ve biçem kendine özgülükleri yüzünden yabancılaştırma kullanılarak çevrilmesi belki de daha doğru olmuştur. Nitekim çevirmen de İrlandalı bir eşe sahip, o kültüre vakıf biri olmuştu. Yerinde bir çevirmen seçimiydi bana göre. Çeviri tartışılabilir olsa bile. Elimizi vicdanımıza koyup, ben daha iyi çeviremezdim diyebildiğimizde işte, yabancılaştırma ya da yerlileştirme yöntemleri yerini bulmuş demektir.

Kaynak ve amaç dilin kültür, toplum ve tarih değerlerini yeterince tanıyor musunuz? Tanıyorsam çeviriyorum, ya da bilmediğim yerlerde çalışıyor, öğreniyorum, bilmediğim alanlarda bilgi ediniyorum. Çevirmen, iyi bir okuyucu da olmalıdır.
Kaynak ve amaç dilin gelişim ve değişimleri hakkındaki bilgilerinizi güncellemek için neler yapıyorsunuz? Okuyorum, yeni gelişmeleri izlemeye çalışıyorum. Dilin gelişim ve değişimlerinden haberdar olurken iki dilde düşünüp çözümler bulmaya çalışıyorum. Yeni duyduğum bir ifade ya da deyimi nasıl çevirirdim diye düşünürüm.

Hangi Türkçe/yabancı televizyon kanallarını ve hangi Türkçe/yabancı gazeteleri takip ediyorsunuz?
Radikal, Cumhuriyet ve çeşitli dergileri takip ediyorum. Digitürk’ten sinema kanallarındaki filmleri izleyip güncel İngilizceyi izlemeye çalışıyorum. İzlerken mutlaka özgün dilinde ve altyazı varsa Türkçe izliyorum. Fransızca bilgimi de taze tutabilmek için Fransızca filmleri, İngilizce alt yazı ile izliyorum.

Yurtdışında ne kadar kaldınız? Yurtdışına ne kadar sıklıkla gidiyorsunuz?
Düzenli bir sıklık yok. Gerek oldukça gidiyorum yurtdışına. İki kez hocalık nedeniyle olmak üzere dört kez Amerika, iki kez İngiltere, Fransa, İrlanda, İtalya gibi ülkelere gittim. Her seferinde en çok dört ay kadar kalabildim. Yurtdışı benim için yalnızlık ve mutsuzluk dönemleri olmuştur. Kendi dilim ve kültürüm içinde yaşamayı yeğliyorum.

Çevirmenlerin tercüme için uğraştıkları dilin edebiyatını bilmeleri gerekir mi?
Edebi çeviri yapıyorlarsa evet. Edebiyat tarihi bilgisinden çok edebi akımlar, biçemler, dilin farklı kullanımlarına vakıf olmalılar.
Yazarın biçemi, sizin çevirmen olarak biçeminizi de bir ölçüde belirliyor ya da etkiliyor mu? Kuşkusuz etkiler. Özellikle tümce yapıları. Emily Dickinson’un örneğin, tek tümceden oluşma bir şiirini yine tek tümce halinde çevirmeye çalışmak gerekir ve bu ciddi bir dil disiplini, bilgisi ve cesareti gerektirir. Biçeme bu anlamda sadakat şarttır.

Kaynak dildeki iletişimsel etkinin amaç dilde uyandırılması için neler yapıyorsunuz?
Anlaşılır olmaya, yaşayan Türkçeye yakın bir dil kullanmaya çalışıyorum. Türkçe’den İngilizce’ye yaptığım örneğin şiir çevirilerinde ise en büyük sıkıntıyı sözcük seçimlerinde (diction) yaşıyorum. İyi bir “thesaurus” kullanmaya gayret ediyorum ve şiir dili yerine şarkı sözlerine yakın bir dil ortaya çıkarmamaya gayret ediyorum.

Metinde sunulan dünyanın sizin düşüncenizde somutlaşamaması durumunda ne gibi sorunlar ortaya çıkıyor? Nasıl çözümler getiriyorsunuz?
O metnin tonu, havası amaç dilde ona en yakın nasıl çevrilebilir diye düşünüyorum bu kez. O dilin bir uzmanına, uzman bir native speaker’a soruyorum, onunla oturup bu metnin benim kafamda da somutlaşmasını sağlamaya çalışıyorum. Metnin sahibi hayattaysa, kendisine metni biraz açıklamasını rica ediyorum. Bir Amerikalı arkadaşımla Behçet Aysan’ın bir şiirin çevirirken bir dizenin çevirisi bir önceki dizeye aitse başka türlü, sonrasında gelene bağlı ise başka türlü bir çeviri çıkıyordu. Ama rahmetli Aysan, kendisine o dizenin nereye ait ve bağlantılı olarak çevirmemizi istediğini sorduğumuzda, kararı bize bırakmıştı bütün alçak gönüllüğü ile, “Nasıl anlıyorsanız” diyerek.

Yapıttaki olayların yaşandığı mekânları tanımak da, çeviri aşamasında çevirmenin dağarcığını geliştiren faktördür kuşkusuz. Çeviri süresinde çevirdiğiniz yapıt için hiç seyahat yaptınız mı? Evet, Paul Auster’ın New York Üçlemesi’ni çevirirken yazarla Brooklyn’deki çalışma odasında görüştüm, kendisiyle roman üzerine söyleşi yaptım. New York’u romanı okuyarak dolaştım. Yaptığım söyleşi ve romanın benim yaptığım çözümlemesi yazarı da şaşırtmıştı. Cumhuriyet kitapta ve Aşk Bir Şiddet Eylemidir adlı kitabımda bu söyleşi yayımlandı.

Yazarın hayatı hakkında bilgi, yapacağınız çeviride sizin için ne kadar önemli?
Yapıta göre değişir. Çok önemli de olabilir. Hiçbir önemi de olmayabilir. Metni, yazardan bağımsız düşünmek de mümkündür.

Çeviri yaparken herhangi bir kaynağa başvurma ihtiyacı duyuyor musunuz?
Elbette. Çeşitli sözlükler, thesaurus vb. Bunların yanı sıra eserin kültürel, tarihi açıdan anlaşılır olmasını sağlayan kitaplara da başvururum. Harita, şehir planı, efsaneler, masallardan alıntı vb. varsa o yapıtların tamamının daha önce nasıl çevrildiğini de bilmek gerek.

Çeviride Türkçenin yetersiz olduğunu düşünüyor musunuz?
Tabii ki hayır. Böyle bir aşağılık kompleksi içinde değilim. Belli kültürel farklılıklar dışında her dil tüm dünya yaşantılarına bir karşılık getirir, haliyle de o karşılıklar çeviride kullanılabilir. Türkçemiz, zengin bir dildir.

Sizce çevirmen kendi düşünce ve yorumlarını eserinde yansıtmalı mı, yoksa eseri sadece yazarın gözüyle mi aktarmalıdır? Diğer bir deyişle çeviride yazarın sesi mi, çevirmenin sesi mi duyulmalıdır?
Yazarın sesi duyulmalıdır. Çevirmen egosunu dizginlemeli, gösteriyi çalmaya girişmemelidir. Bir aktaran, taşıyıcı, aracı olduğunu unutmadan, esere asgari düzeyde ihanet etmeye gayret etmelidir.

Neden şiirler, hemen her zaman şairler ya da şair ruhlu çevirmenler tarafından çevrilmiştir? Şiir çevirisi düzyazı çevirisinden daha mı zordur, neden?
Çevirene göre değişir. Çevirmenler gerek bilgi birikimleri, gerekse bireysel tercihleri doğrultusunda şiir ya da düzyazı çevirmeye eğilimli olabilirler. Ben, kendimi şiir çevirirken daha mutlu hissediyorum. Şairliğim yüzünden de olabilir bu, şiir çevirilerimin daha iyi olduğunu sanmamdan da kaynaklanıyor olabilir.

Edebi çeviride de uzmanlaşma gerekiyor mu?
Evet, her alanda çevirmen uzmanlaşmaya gitmelidir ve en becerikli olduğu alanda at koşturmalıdır.

Çeviri yaklaşımınız metin türüne göre değişiyor mu?
Evet değişiyor. Çeviri yaklaşımını zaten metin türü belirler. Metnin türünü göz ardı etmek yanlış olur.
Bazı çevirmenler çevireceği kitaplara sevdalanırlarmış ve böylelikle çok daha nitelikli çeviriler ortaya çıkarmış. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Katılıyorum. Melville’in Katip Bartleby öyküsüne sevdalanmasaydım dördüncü çevirisini ben yapmalıyım mutlaka diye tutturmazdım. Sylvia Plath’ın Ariel şiirlerini de aynı sevda ile çevirdim.

Çeviri mesleğinin avantajları, dezavantajları nelerdir?
Avantajı, çevirmene dil ve kültür alanlarında çok şey öğretiyor ve kazandırıyor olmasıdır. Maddi kazanç başta olmak üzere birçok dezavantajı da vardır. Profesyonel çevirmen olmadıkça, ya da çok satan kitaplar çevirmedikçe çeviri işi para getirmeyen bir iştir memleketimizde. Tabii, eserin yazarının tanınması ama çevirmenini kimsenin bilmeyişi de dezavantajların en sıklıkla yaşananıdır. Paul Auster hayranı biri ile tanışmıştım bir gezide. Amerikan Kültürü ve Edebiyatı hocası olduğumu öğrenince, New York Üçlemesi’ni okuduğunu söylemişti. Birinci kitap Cam Kent ve üçüncü kitap Kilitli Oda’yı benim çevirdiğimi öğrenince de çok şaşırmıştı. Okuduğum birkaç kitabın çevirmeninin Asım Bezirci olduğunu, çevirmen ancak Sivas’ta Madımak Oteli’nde öldürüldükten sonra öğrenmiştim. Çeviri, başta çevirmenine hayırsızlık edebilir. Ariel’in ikinci baskısını yayımlamak isteyen ve hiçbir yabancı dil bilmeyen yayınevi sahibi, ben yeni bir sözleşme istediğim zaman, “Yeniden çevirmeyeceksiniz ki, taş atıp da kolunuz mu yoruluyor,” gibi bir karşılıkla emeğimi küçümseme cüretini de gösterebilmişti.

Ortak çeviri hakkında ne düşünüyor sunuz? Tek ve ortak çalışma arasında nasıl farklar olabilir? Bence usta bir editörden geçerse tek kişi çevirmiş gibi de görünebilir, fakat çoğunlukla daha iyi çevirmene düşüyor bu görev. O da kendi iyi çevirisine halel gelmemesi için gösterilen bir fedakârlıkla olabiliyor ancak. Üstelik, hayat boyu bu emek göz ardı edilip eser hep o ikisinin çevirisi olarak bilinebiliyor.

Aynı kitabın birden fazla çevirisinde farklılıklar sergilenmektedir, sizce bunun sebebi nedir?
Bilgi birikim farklılıkları, okuma hataları, dil ve kültürel bilgi eksiklikleri, çevirmen tercihleri ya da satış kaygıları etkili olabiliyor.

Sizce yazarın işi mi, çevirmenin işi mi zor, neden?
Elbette çevirmenin işi daha zordur çünkü yazar eserini çevrilebilsin diye yazmaz, ya da yazmamalıdır.

Yayınevlerinin sizden talepleri oluyor mu, bunu nasıl karşılıyorsunuz?
Yayınevlerinin ya da bireylerin, örneğin tiyatro kumpanyalarının talepleri olabiliyor. Eseri okuduktan sonra çevirmezsem büyük bir hata olur diye bir karara varırsam çeviririm ancak. Profesyonel bir çevirmen değilim, yani ekmeğimi çeviriden kazanmıyorum, bu yüzden de eserin benimle önemli bir yaşam kaygısı ve dünyaya bakış açısında çakışmasını yeğlerim karar verirken.

Çevirilerinizde çalıştığınız yayınevinin yorumları var mı?
Nadiren de olsa, yapılıyor.

Çevirdiğiniz yapıtlardan ödül aldığınız oldu mu?
Bir çeviri öyküm ödül aldı Amerika’da. Onun dışında hiçbir çevirimi hiçbir çeviri ödülüne aday göstermedim ki ödül alsın. Ödül okuyucudan geliyor. Ariel çevirisini yaptıktan sonra başka bir çevirmenin benim çevirimi gördükten sonra kendi çevirisini yayımlatmamaya karar vermiş olması da bana göre bir ödüldür.

Çeviri eleştirileri yapıyor musunuz?
Evet, birçok yayınım var bu alanda da.

Çeviribilim alanında yapılan çalışmaları takip ediyor musunuz?
Eskiden daha çok takip ederdim. Artık rastlantısal olarak takip edebiliyorum.

Çeviri dışında uğraştığınız başka işleriniz var mı?
Evet yazarlık, öğretim üyeliği, sinema, müzik ve fotoğrafçılık.

Çeviri için yayınevlerinin verdiği süre yeterli mi?
Ben yavaş ve temkinli bir çevirmenim, bu yüzden de süre hiçbir zaman yeterli olmamıştır.

Sizce iyi bir çevirmen olmanın şartları neler?
Her iki dili de çok iyi bilmek; metne ihaneti asgari düzeyde tutmaya çalışmak; eserin başkasına ait olduğunu kabullenmek; satış kaygılarına burun kıvırmak vb.

Bağlı olduğunuz herhangi bir çeviri derneği var mı? Çevirmenlerin örgütlenmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?
Çevbir’in kurucu üyeleri arasında imzam var. Örgütlenmek şarttır.

Çevirmenler üniversitelerle ne kadar işbirliği içindeler? Sizce bu konuda neler yapılmalı?
Yeterli değil bence. Birleşerek üniversitelerle çeşitli projeler geliştirebilir çevirmenler. Tarihe yön verenler arasında çevirmenlerin önemi yadsınamayacak kadar büyüktür. Bu bilinirse, bütün kurumlar da iyi çevirmenlerin yolunu açmak üzere daha cömert davranmalıdırlar.

Mel Kenne

MEL KENNE

İngilizce’den çeviren: Erkan Efil

Bir Şiir Çarpı İki

kaç eder? Bir şiir çevrildiğinde, çevirmenin yaptığı iş, şiirin temel özelliğini nasıl etkiler? Çeviri süreci farklı bir şiirle mi, birbirinden farklı iki şiirle mi yoksa iki şiir arasında bir yerde bir şiirle mi sonuçlanır? Mantıksal olarak, yanıt sonuncusu gibi görünüyor: Az çok aslının ruhunu yakalan, ama özünde, ait olduğu dilin kültürel kökleriyle sınırlı bir şiirle. Yine de, bir şair ve çevirmen olarak benim için bu soru, daha karmaşık görünüyor.
İstanbul’a yerleştikten bir kaç yıl sonra, bir Türk şairinin İngilizce çevirisini okudum ve çok geçmeden, şiirimi başka bir düzleme çektiğini düşündüğüm şiirler yazmaya başladım. İlginçtir ki, 1950 yılında ölen ve adı tüm okul çağındaki Türk çocuklarınca bilinen şair, Rumeli Hisarı’ndaki evimin tam arkasında uzanan mezarlıkta gömülüydü. Bu eve taşınıp, onun şiirlerini okumaya başladıktan bir süre sonra, ruhunun pencereden süzüldüğünü ve ben şiirlerim üzerinde çalışırken, elimi yönlendirdiğini hissettim.Bir kaç yıl sonra, onun ruhunun esinlediğine inandığım o şiirlerden çoğu, döngüyü tamamlayacak şekilde, Türkçeye çevrildi. Şiirleri beni böylesine etkileyen şair, hepinizin çok iyi bildiği Orhan Veli Kanık’tı. Bu şiirleri İngilizceye, I, Orhan Veli adıyla Hanging Loose Press tarafından basılan kitapta Murat Nemet-Nejat, benim şiirlerimi Türkçeye ise İpek Seyalıoğlu çevirmişti.

O şiirleri yazmaya başladığım günden beri, böylelikle aslında, Orhan Veli’nin şiirsel ruhunu, ondan devşirilmiş bir üsluba, şiirlerime karışan o ruha ev sahipliği edecek bir gövde oluşturan üsluba aktardığımı hissediyordum.

Benim yaratıcı ruhum, İstanbul’a taşınınca içine fırlatıldığı öteki’nde bir kardeş bulmuştu kendine. Bunlar, bildik anlamda çeviri değil, o şiirlerden etkilenerek benim kendi tarzımda yazdığım farklı şiirlerdi. Ama aslında bu şiirlerin, bir başka anlamda çeviri olduklarına inanıyorum. Bu şiirler, insan olmanın, insanlığın tüm kültürel ve kişisel özelliklerini içinde barındırması gibi, tüm “farklılıkları” içinde barındıran bir ruhun çevirileriydiler.

Bu varsayımı kabul edecek olursam, ki öyle görünüyor, kendi yazdığım şiirleri de, Orhan Veli’nin ruhu, Murat’ın ruhu veya bu ikisinin karma ruhu esinlediği için, Nemet-Nejat’ın çevirilerinin “filizleri” olarak mı görmeliyim? Orhan Veli’nin ruhu, Murat’ın çevirilerinden “geçerken”, şiirleri benim için dilsel ve kültürel anlamda anlaşılır kılan bir süzme ve aracılık işleminden de mi geçiyor? Şimdi artık okuduğunu anlayabilecek kadar Türkçe bilen ve Murat’ı da yıllardan beri tanıyan biri olarak, Veli’nin poetik ruhuna, yıllardır Amerika’da yaşayan bir Türk olarak Murat’ın hayatının kültürel karmaşasının aracılık ettiğini düşünmüyorum, ama daha az becerikli bir çevirmenin elinde pekala böyle olabilirdi.

Özenli çalışmasıyla Murat’ın, Veli’nin şiirlerinin ruhunu çevirilerde yansıttığını ve böylelikle bana geçmesine olanak tanıdığını düşünüyorum.

Bir şiirin “anlamının” sözcüklerin ötesinde bir yerde olduğuna dair güçlü bir inancım var. Şiirin ruhunun, şairi ele geçiren daha büyük bir ruhun parçası olduğunu, ama bir şairin şiir yazarken, bu daha büyük ruhun varlığından veya kimliğinden habersiz olduğunu düşünüyorum. Murat’ın Orhan Veli çevirilerini okurken, Murat’ın çevirilerine geçen Orhan Veli’nin ruhunun ele geçirdiği, ama aslında Murat’a ait olan sözcük ve sözdizimi seçimini okudum. Bu ruhu kendi şiirlerime çevirdiğimi hissettiğimde, hem beni ele geçiren ruh, hem de ben, bu ruhun, benim kendi poetik ruhumun bir parçası olmasına olanak tanıyan dili seçtim. İpek bu şiirleri İngilizceden Türkçeye çevirirken, kendi sözcük ve sözdizimi seçimiyle, bütün aynılığı ve ötekiliğiyle yeni bir ruhun geçebileceği bir kapının açılmasına olanak verdi.

Bana göre çevirmenle şair arasındaki fark, şairin ruhları sözcüklere çeviren, çevirmenin ise, kendi sözcüklerini kullanarak, bu sözcükleri tekrar ruha dönüştüren kişi olmasıdır. Dil ve sözdizimi farkı, bir şiirin ve o şiirin çevirisinin tek bir şiir olarak algılanmasını sağlamaz. O halde, şiir ve çevirisi iki farklı şiir mi? Hayır, çünkü çevirmen iyi bir iş çıkarmışsa, her iki şiiri de aynı ruh ele geçirir. Sonuç olarak, çeviri işlemi iki şiir arasında bir şiirle mi sonuçlanır? Bu soruya da hayır diyeceğim. Neden? Çünkü şairden şiire geçmiş olan ruh, ya şairi ele geçirdiği için çevirmeni de ele geçirir, ya da geçirmez. İkinci durumda, ya ortaya çıkan şey şiir değil, ya da söz konusu şiirin gerçek bir çevirisi değildir. Birinci durumda ise, çeviri, asıl olanla aynı anlam farkı ve ayrıntılarına sahip olmasa bile ortaya çıkan şey asıl olanın ruhunun gerektirdiği gibi bir şiirdir. Çevirinin niteliği, çevirmenin, kullandığı dile, ruhun girmesi için ne ölçüde kapı araladığına bağlıdır. İnanıyorum ki poetik ruh sonuçta tüm kültürel farklılıkların üstesinden gelecek ve çevirmen bir şiiri başarılı bir şekilde çevirmişse, okur, okuduğu şiirin yarattığı ruhla bütünleştiği ölçüde o şiiri anlayacaktır. Bu temel ayrım dışında, yazının başında sorduğum sorulara benzer tüm sorular akademik kalacaktır. Bana göre, çevirinin ne olduğu sorusu ve bunun beraberinde getireceği tüm yanıtlar çok karmaşıktır. Hatta şiir yazmak veya şiir çevirmek kadar karmaşıktır.
Burada geliştirmeye çalıştığım düşünce, çevirmenin görevinin, varlığı oluşa çevirmek -yani şiirin aslındaki ruhu, çevirisinde oluşacak ruha çevirmek - olduğudur. Oluşacak olan bu ruh, çevirmenin bir diğer dile, deyim yerindeyse, varlığın bir diğer düzleminde şiirin gövde bulmasını sağlayan hedef dile açtığı kapıdır. Nasıl ki dönüşüme uğrayan bir kişi artık ne aynı, ne tamamen farklı, ne de sadece yeni giysilere bürünmüş eski kişi olabiliyorsa, ama dönüştüğü yeni şekliyle ne olduğu ve ne olacağına dair görüş ve düşünce sahibi olan bir varlık halini alıyorsa, şiir çevirisi de benzer şekilde, varlığın şiirsel ruhunu, “oluş”un ruhuna çevirmeyi içerir.
Bu açık uçlu denkleme olası bir yanıt, eşitliğin bir yanı boşluğa açıldığında, burada, şairi ele geçiren ruhla çevirmeni ele geçiren ruhun toplamı veya summun bonum’u olan sen veya bir diğeri’nin yer alabileceğidir.
Yazdığım şiirlerin çoğunda, kendini ifade etmek için, bir araç olarak veya belki bir aracı olarak bana sahip olan şeyin bu ruh olduğuna inanırım.
Bir şair olarak aradığım, izlediğim, peşinde olduğum ve umutla bir biçim veya varlık kazandırmaya çalıştığım şey, işte bu “bir başkasının ruhu (için) olabilme” halidir.
Aşağıdaki şiir, tartışmaya açtığım düşünceye örnek oluşturabilir.


Bugün, Yine, Sürgünümde

Seni düşünmek istedim,
seni ta içimde düşünmek,
Maçka parkında gezinirken.
gazetedeki habere bakılırsa,
birkaç gün önce burada
Orhan Pamuk’a başıboş köpekler saldırmış.
aynı yollardan geçtim hergün ben de
tepemde göğün gri örtüsü
ıslak taş merdivenlerin tepesinde
birbirini ısıtırken sevgililer
yalnız olmaktan mutlu, birlikte.
huzur doldu içim düşününce bunları.

Bense bir başıma, ama herkesle
dinmeyen arzularım, geçmişi sürükleyen gölgeler
ve etrafımdaki yaprakların hışırtısıyla
tepedeki işlek caddeye yürüdüm
minibüsler sıra sıra olmuş
yolcu bekliyorlar, tozun toprağın içinden
bir parka vardım, parkın çay bahçesi
kışları kapalı, bir köşede üst üste dizilmiş
plastik kırmızı sandalyelerden bir kule
kentin gerçek yüzünün heykeli gibi
boyacı bir çocuk yanaştı
boya değil derdi belli, para koparmak

Sen yoktun yanımda, ve ben
evimin yoluna koyuldum, istiklalden aşağı
bir acele ama nereye gittiğini bilmeyen
kalabalığı, insanları yara yara
geçtim yenilerde onarılmış kulenin yanından
ve Galata’nın daracık, püfür püfür yollarından
gerçekleşmemiş arzularımla dolu bir poşetle
köşedeki bakkalı dönerken eğilip
iki şişe su kaptım yerden,
sonra karanlıkta döne döne merdivenlerden
vardım evime, benim bir parçamdı
kapıyı açan. Karşılayıp içeri aldı beni

Çok değil, bir süre önce terkettiğim
yere geri dönmüştüm işte
yoktun sen? Ne orada ne de burada
mutfak dolabında beklemiyordun beni elbet
rakı şişesindeki balık da değildin, hani şu
öteki Orhan’ı, kader kadar gerçek
bir çukura ve en son ve en sadık
sevgilisinin açık kollarına sürükleyen
ölümsüz arzusunun sembolü olan

Ah, hava güzel, Aralık havası,
içime çekmek istiyorum seni soğuk bir ateş gibi!
buradayım işte, bir kez daha yalnız
bu cılız sözcükler tek kurtarıcısı
bugünümün. Öyle bir duygu ki bu
sanki sana geldim. Biliyorum sendin
elimden tutup beni buraya getiren
neresi olduğunu bilmediğim bu eski yere.
burası hep yeni kalmalı böyle
ve dokunuşun, aşkın ve korkunun ürpertisi
ve şu anda sandalyemin altındaki
tatlı titreyiş...

İstanbul, Aralık 1, 2000

Betül TARIMAN

Betül TARIMAN

ÇEVİRİ ÜZERİNE DEĞİNİLER

İster öykü, roman, ister şiir olsun, sanatsal bir metnin çevirisi, pek çok riski de beraberinde getirir. Çünkü anlamla birlikte, üslubun da çevrilmesi gerekir. Bu ayrılmaz bütünlük bir yana, metnin özgünlüğünün bozulmaması söz konusu olduğunda, durumun önemi daha bir anlaşılır. Fakat şiiri, öykü ya da diğer türlerden ayıran özellikleri şiir çevirilerine farklı bir bakış açısı getirilmesini zorunlu kılar. Çünkü bazı kuramcılar, şiir çevirmeyi yeniden şiir yazmak olarak kabul ederler. Bu anlamda bakıldığında Nurullah Ataç’ın şu sözleri akla gelebilir: (1) “ Her roman, her şiir, her şeyden önce bir sanat eseridir; onu başka bir dile çevirirken, o yeni dilde de bir sanat eseri olmasına çalışmak gerektir. Başka dilden tercüme ettiğiniz güzel bir cümle, sizin dilinizde tatsız bir şey olmuşsa, manaya istediğiniz kadar bağlanın, gene öze hayınlık etmiş olursunuz. Andre Suares, Musset için bir yazısına şöyle başlar: ‘ On l’aime toujours, parce pu’il a beaucoup aime’ Cenap Şahabettin bunu şöyle tercüme etmişti: “ Alfred de Musset’yi Fransa’da hala severler, çünkü o ömründe çok kadın sevmişti” Fransızca cümledeki İncil’e telmihi bir yana bırakalım, diyelim ki tercüme doğrudur; gene doğru değildir, çünkü Fransızca’nın o ahenkli cümlesi yerine Türkçe’de tatsız bir cümle konulmuş…” der. Nurullah Ataç’a Mallarme, Ahmet Haşim ve Robert Frost da katılırlar. Bu anlamda ısrarcı bir tavır sergileyen M.C. Anday, kendisi ile yapılan bir söyleşide şiirin çeviriye en çok direnen yazınsal tür olduğunu ifade ederek, ( 22 Temmuz 1988, Cumhuriyet Gazetesi) “ Şekli de korumak gerekir. İçerik elbette çok önemlidir, fakat dil, deyim gibi öteki öğeleri yok sayarsanız işin içinden çıkamazsınız. Biçemi korumak başta gelir. Her ozanın, her yazarın bir özel sesi vardır, bunu belirtmek gerekir.” der. Kendi dilinde bile açıklanmayan bir şey olarak ifade edilen şiirin başka bir dile çevrilmesinin, onun, o dilde yaşanılır kılınmaya çalışılmasının, mümkün olmadığıdır daha çok ifade ettikleri. Çünkü her şiirin anlatım biçimi, şairine özgüdür. Bu şiire ve şaire özgü durum bozulamaz. Çünkü şair, farkında olmadan çevirmene türlü tuzaklar kurmuş, karşısına aşamayacağı engeller koymuştur. Bu engeller daha çok, dilin kurgusu, benzetmeler, yaşadığı toplumsal ortam, şairin kişiliği, dilsel öğeler ve daha pek çok şeydir… Orhan Veli de bu türden tuzaklar kuran şairlerimizden biridir çevirmene. Orhan Veli’nin, “Eskiler Alıyorum” adlı şiirinin Talat Halman ve Murat Nemet- Nejat tarafından çevirileri bize bu anlamda örnek teşkil ederler. Yaratıcılıksa, evet yaratıcılıktır ama iç ses korunarak. Tüm bunlara karşın, belki de çevirmenin en zor işi, şairin iç sesini, çevirisinde duyumsatabilmesidir. Bu ne kadar yapılabilir? Yapılabilecek midir? Çeviri, yine o dildeki gibi hüzünlü sese bürünecek midir? Yoksa hüzün yerini düz, ruhsuz bir anlatıma mı bırakacaktır? Bir İngiliz ya da Türk’ün şiir ya da türkü, söylediği her ne idiyse başka bir dilde ruh bulacak mıdır? Çünkü hangi dilde konuşursak konuşalım, ya da düşünelim, işin içine çeviri girdi mi, insan duyarlılığı, yaratıcılık ön plana çıkmalıdır. Çıkmalıdır ki, çevrilmiş bir ürünü okuyan, onu özgün hali ile yazılmış gibi duyumsayabilsin ya da kendi dilinde yazılmış sanısına varabilsin. Şiir, nasıl ki her okumada, yeniden üretilen bir şeyse, özgün metnin de, tüm kapsam alanları ile birlikte, yeniden üretilmesi gerekir. Bu iş öylesine zor bir iştir ki, belki de bu nedenle, çevirmen, herhangi bir sanatsal metni çevirmeye oturduğu zaman, her şeyin ötesinde, iyi çeviri yapabilmenin yolunun, kendi dilini iyi bilmekten geçtiği gerçeğinden yola çıkarak, kendini, çözülmesi güç bir problemin karşısında bulur. Kimi kez kendi dilini iyi biliyor olmak da yetmeyebilir. İyi şiir çevirebilmek için, iyi şair olmak da gerektir. İyi şair olabilmek de, şiir bilgisine sahip olmaktan geçer. Bununla birlikte, farklı şair ve çevirmenlerce çevrilmiş, onca şiirden bazıları, daha çok ilgimizi çeker, bizi sarıp sarmalar. Bazıları ise bizi şiirden uzaklaştırır. İnsan nerdeyse bu tip şiirleri okuduğu zaman, bir daha şiirin yanına yöresine uğramaz olur. Bununla birlikte, kimi kez okur, çevirmen tarafından çevrilmiş güzel örneklerle de karşılaşabilir. Buna en güzel örnek Cemal Süreya’dır. Örneğin; Cemal Süreya, Apollinaire’in bir şiirine, “Bir Aşk Kırgının Şarkısı” adını koyarak Fransızca’dakinden çok daha güzel bir ad kazandırmıştır. Bu nedenle Apollinaire’nin “ Bir Aşk Kırgınının Şarkısı” adlı şiirinin adının, Süreya tarafından dilimize kazandırılmış en güzel ad olduğu söylenebilir. Tam da bu noktada çevirmenin geçtiği ya da geçeceği aşamalar akla gelebilir. İlk safha hazırlık safhasıdır. Şiirin ve şairin hayatının incelenmesi, ayrıntılara girilmesi gerekmektedir. Yaşadığı toplum ve aile yapısı bu noktada önemlidir. Burada onun hangi koşullarda ürün verdiği anlaşılabilir. Bu da ancak bu işe büyük zaman ayırmakla mümkün olabilir. Diğer safha ise özdeşleşme safhasıdır. Çevirmen bu safhada kendini şair ile özdeşleştirir. Onu anlamaya çalışır, bir çeşit duygusal bir bağ kurulur şair ile. Diğer bir safha ise yaratma sürecidir. Çevirmen şiiri yeniden yaratır adeta. Bunda şaire duyulan yakınlığın büyük etkisi vardır. Kimi kez, pek çok kuramcıya tehlikeliymiş gibi gelse de, şiir çevirmen tarafından yeniden üretilir. Diğer süreç ise eleştirel safhadır. Bunun içinse çevirmenin zamana ihtiyacı vardır. Bu daha çok, yazdıklarına tarafsızca dönüp bakabilmesi için ayrılmış bir zamandır. Çevirmen tam da bu noktada “ var olan şiirin anlamını ve sesini hedef dilin anlamı ile ve sesiyle karşılaştırır. Hedef dildeki çeviriyi, hedef dilin bakış açısından inceler, o dilde yazılmış gibi okunsun ister” Tüm bu anlatılanlardan yola çıkarak çevirmenin işinin zor olduğu anlaşılabilir. Sadakat ise vazgeçilmez bir unsurdur çevirmen açısından. Tabiî ki buna diğer unsurlarda eklenerek. Çünkü dilini iyi bilmek, o dile hayat vermek başka bir dile hayat vermekle doğru orantılıdır. Kimi kez de bazen, iyi çevirinin oku doğru yöne düşmez. Çünkü çevireni en çok üzen şeylerden biri de, iyi olduğuna inandığı, çevirdiği metnin, ilgi görmemiş olmasıdır. Hele ki yapılmış olan çeviri bir de toplumun genelini ilgilendiriyorsa… Çeviren, iyi yaptığına inandığı çevirinin, herkes tarafından okunmasını, yeniden ruh verdiği metnin, herkes tarafından bilinmesini ister. Bu gerçekleşmediği zamansa, hayal kırıklığına uğrar. Bazen bunun tam tersi de olur. Çevirmen, kötü bir çeviri yaptığını, söyleme yürekliliğini de gösterebilir. Hatta buna, Cemal Süreya güzel bir örnektir. Kendisi, diğer çevirmenler gibi tutucu davranmamış, beğenmediği çevirilerini, yeniden çevirme yürekliliğini göstermiştir. Ya da, Ataç örneğinde olduğu gibi “ Öyle sanıyorum ki “Seçme Yazılar” benim en iyi tercümelerimdir, elimden gelebilen ancak bu kadardır” deme alçakgönüllülüğünü…


1) Nurullah Ataç, Günlerin Getirdiği Sözden Söze YKY Deneme 2.baskı 1999

Sennur Sezer

Sennur SEZER

ÇEVİRMENLİK: BİR DİLE BİR HAYAT

Nedir çevirmenlik? Bence bir dile bütün yaşamını vermektir. Hangi dile mi? Çevirmen için anadiliyle çeviri yaptığı dil arasında hiçbir ayrım yoktur ki... O Can Yücel’in deyimiyle , “Türkçe söyler”. Ama çevirdiği dili de anadili gibi bilmeye çalışır. Ya da çevirdiği metnin asıl dilini gözden kaçırmaz. Her ayrıntının dahası her “küçücük anlam ayrıntısının” (nüansın) üstünde durur. İki anlamlı sözcüklerin nasıl çevrilebileceği için kafa yorar. Ve kimi zaman çevirisi öyle “isabetli” sözcüklerle gerçekleşir ki, yıllarca o çevirinin etkisi sürer. Bunu söylerken Aklımda elbet Dostoyevski’nin “Ezilenler”i var ve onun çevirmeni sevgili Nihal Yalaza Taluy. Romanın adı düz bir çeviriyle “tahkir ve tezlil edilenler”dir. Bugünkü dille “hakaret edilip, aşağılananlar”. Bu tamlamanın yerine “Ezilenler” öylesine oturmuştur ki roman hâlâ bu adla anılmaktadır. Şu anda roman yayımlanıyor mu, çevirmeni kim bilmiyorum. Ama yıllar önce romanı radyoya “Arkası Yarın” programına uyarlayan bir yazarın çevirmen olarak kendi adını anmayışına öyle incinmişti ki, Nihal Hanım, “Emeğimi görmekten geleceklerse o zaman romanın orijinal adını kullansalardı, Ezilenler adını ben buldum” deyivermişti.
İlk çevirisindeki adla tanınan romanlardan biri de Steinbeck’in Gazap Üzümleri’dir. Romandaki bir Eski Ahit cümlesinden alınan bu addaki (The Grapes of Wrath) “gazab”ı hiddet, öfke diye çevirmek artık olanaksız. Ama piyasa koşulları yüzünden değişen çevirmenler romanın ilk çevirmenine Rasih Güran (1915-1970) bir saygı selamı sunmayı düşünüyorlar mı acaba? Sanmam...Neyse ki Güran, William Faulkner’den yaptığı Ses ve Öfke’nin çevirisiyle hâlâ gündemde. İntihar etmeden bir süre önce Mehmet Seyda’ya 5 Eylül 1969’da gönderdiği mektupta bu kitaptan iç rahatlığıyla söz eder “… Üzerinde en çok çalıştığım ve biraz övünebileceğim çevirim Ses ve Öfke’dir İlk fırsatta bir Faulkner daha çevirmek isterim.”
Çevirilere ödenen komik ücretlerle bir süredir gevşeyen iş namusu yüzünden daha önceki çevirilerden yararlanmak ise neredeyse hak durumunda. ( Tüm telif ödemelerinden kurtulmuş/ muaf, Nuh dönemi çevirisi klasiklerin hayalet adlarla yayımlanmasına değinmek istemiyorum. Asıl çevirmenlerin sağlıklarında ne sefil ücretlere çeviri yaptıklarını bildiğimden bu tür bir kefen soyuculuğu için çenemi tutamamaktan korkarım.)
Çevirmenlerin çevirdikleri romanlardaki kimi cümleler, bir dize benzeri kazılmıştır belleğime: “Yalnızdı ama şehre yürüyen bir ordu gibiydi” .( Selahattin Hilav’ın Sartre’ın La Nausée / Bulantı çevirisinden).
Selahattin Hilav (1928-2005) denince onu tanıyanlar için Attila Tokatlı’yı (1934-1988) anımsamamak olanaksızdır. Tokatlı, Elsa Triolet’in , Le Cheval blanc’ını Beyaz At adıyla çevirdiğinde 1971 TDK Çeviri ödülünü kazanmış ama o bunalımlı havada Türk Dil Kurumu’nun hiçbir ödülü resmen açıklanmamıştı. Zaten o yıl ödül alanlar (biri de Fakir Baykurt ) sakıncalıydı. Atilla Tokatlı’nın o güne kadar yaptığı çevirilerdin birkaçı anımsandığında da : Bir Kızıl 'Barbar' (Mao Çe Tung'un ve Yakın Çin Tarihinin Romanı, Roy Mac Gregor-Hastie, 1969), Çimento (Gladkov, Nisan 1970 , 2. Baskı),.Foma (Maksim Gorki, Kasım 1970), Ölü Ordunun Generali (İsmail Kadare, Necdet Sander,’le , 1970) kimi yöneticilere göre hiç de “masum” değildir. Sol kültüre eğilimli olmanın suçluluğunu hep sürdürecektir: İlya Ehrenburg’dan Paris Düşerken, Ostrovsky’den Ve Çeliğe Su Verildi, Mayakovsky’den Trajedi, Stancu’dan Çingenem, Dido Sotiriyu’dan Benden Selam Söyle Anadolu'ya, B. Bhutan Benerci’den Bir Yoldur Uzar Gider (Pater Pançali) Henri Denis’ten Ekonomik Doktrinler Tarihi (1-2)... Çağdaş Diyalektiğin Kaynağı Hegel adlı incelemesi, hazırladığı Ansiklopedik Felsefe Sözlüğü, Uluslararası İlişkiler Tarihi, Sosyalist Kültür Ansiklopedisinin ilk 5 cildi....
Yönetmen ve senaryo yazarı da olan Atilla Tokatlı’nın şu anda piyasada kırka yakın çevirisi var ama hazırladığı kitaplardan biri “Eski Büyücülerden Çağdaş Darbecilere Gizli Örgütler” , şu günlerde galiba epey gözde. Ama benim için önemli başvuru kitaplarından biri Selahattin Hilav’la ortak imzasının bulunduğu Dünya Yazarları ve Eserleri Ansiklopedisi’dir.
Onların arkadaşlıklarını da vurgular bence.

Bir Türkçe’den İngilizce’ye Çeviri Anısı

Çeviri sözcüğünün bana anımsattığı kitap “Çeviri:Dillerin Dili”dir. Yazarı :Akşit Göktürk (1934 – 1988). Bu çeviri ve yazı ustası üstüne ayrı bir yazı gerekir. Ama Robinson Crusoe'nun Türkçedeki ilk tam çevirisiyle 1969 Türk Dil Kurumu (TDK) Çeviri Ödülü'nü kazandığını anımsatayım hiç olmazsa . Bana verdiği dil/çeviri dersini unutamıyorum. Hatırladıkça da bir yazar olarak utanıyorum.
Yıllar önce, sanırım yetmişlerin sonuna doğru, tam yılını anımsamıyorum, Akşit İngiliz Dili’nde kürsü başkanı Nebile Direkçigil de asistanı. Bir gün Nebile,yurtdışında yayımlanacak bir kadın antolojisi için benden de şiir çevirmek istediğini söyledi. Şiiri benim seçmem daha iyi olurmuş. Biraz İngilizce de bildiğimden , “birlikte de çalışabiliriz” ukalalığında bulundum hemen. Bana göre benden şiir çevirmek kolay iş. Nasılsa herkeslerin kabul ettiği gibi şiirlerim “düz ayak”. Ben “Yummadan Gözlerini “ adlı şiiri verdim Nebile’ye. O da çalışmaya başladı. Ben kurum kurum kurularak şiirimin aktarılışını seyrediyorum ki... Akşit geliverdi. Merhaba, nasılsın falan ardından ne yaptığımızı söyledim şöyle bir göz attı şiire. Sonra gülümseyerek “Kızım bu şiiri sen yazmadın mı?” diye sordu. “Nasıl kolay çevrilecek bu ?” Şiirim “Ben sevdamı sara sara büyüttüm/Yün bir yumaktı güve girdi” diye başlıyordu. Şiirin ikinci bölümündeyse “Ben sevdamı sara sara büyüttüm” dizesini “Haydi dön geri çilenin başına” dizesi izliyordu.. Akşit parmağını o dizenin üstüne koyup, “Çile yalnızca yün çilesi mi... Sen burda yaptığın göndermenin her dilde yapılabileceğini mi sanıyorsun? Dip notlu çeviri olur mu?” diye sıraladı itirazlarını. Kıpkırmızı oldum. Nebile’ye eğilip “Kolay gelsin” gibi bir şeyler geveleyip çıktım. Sonrasını
Bilmiyorum. Direkçigil’in o şiiri mi başka şiiri mi çevirdiğini de.
Nebile Direkçigil şimdi o kürsünün başkanı. Amerika'da Zenci Tiyatrosu seksenlerde yapılmış- yayımlanmış önemli bir araştırma-inceleme. David Herbert Lawrence’ın ,Klasik Amerikan Edebiyatı Üzerine İncelemeler’inin çevirisi 1996’da yayımlanmıştı . Öğreticilik mi engelliyor çeviri yapmasını bilemiyorum.
Her çevirmenin içinde bir yazar gizlidir. Çoğunlukla zaman bulup kendi kitaplarını yazamaz. Bunlardan biri olan Nihal Yeğinobalı’nın Bir Genç Kız Yetişiyor adlı çevirisi yaşamıma yön vermişti. Romanın asıl adı A Tree Grows in Brooklyn (Brooklyn’da Bir Ağaç Büyür ) yazarı Betty Smith. Yeğinobalı o çeviriyi yaptığında kendi de gencecik bir kızdı herhalde. Roman New York'un Brooklyn semtinde yaşayan Nolan ailesinin yaşamını anlatıyordu. Yaklaşık yarım yüzyıldır çeviri yapıyor. Kendi romanı Genç Kızları 1950’de çeviri bir roman gibi yayımlamıştı. Gerçeği çok sonra ikinci romanını yayımlarken açıkladı. Şimdi kendi romanlarına ağırlık verdi:Mazi Kalbimde Bir Yaradır,Genç Kızlar, Sitem , Belki Defne , Cumhuriyet Çocuğu (Anı), Gazel .
Bence kitap çevirmekten kendi kitaplarını yazmaya zaman bulamayanlardan biri Seçkin Selvi’dir. İlk çevirisini 1957'de yayımlayan Seçkin Selvi, bu yıl çevirmenliğinin 50. Yılında. Bugüne kadar 134 kitabı Türkçeye kazandıran Selvi, aynı zamanda tiyatro eleştirmeni ve eğitimcisi olarak da tanınır. William Saroyan'ın bir oyununu çevirerek başlayan Seçkin, dünya edebiyatının Isabel Allende, Paul Auster, Aldous Huxley benzeri pek çok önemli ismini dilimize kazandırdı. Çevirdiği kitaplardan bütün kuşakların hemen anımsayacağı bir başeser, Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık’ı.
Çeviri Derneği, bu yıl 'Dünya Çeviri Günü' olan 30 Eylül’de daha önce Tahsin Yücel, Aykut Kazancıgil, Vedat Günyol, Gönül Suveren, Cevat Çapan ve Atila Tolun’a verdiği Onur Ödülü'ne bu yıl Seçkin Selvi'yi değer buldu.
Ne demiştim, çevirmenlik bir dile bütün bir yaşamı vermektir. Daha doğrusu çevirmen iki anadili olan ve bu dile tüm yaşamını veren biridir. Tanıdığı edebiyat ve kültür hazinelerini herkese tanıtmaya kararlı biri.
Bu yüzden Seçkin’i kutlarken her çevirmenimizin bu ödüle bir gün değer bulunacağına inanıyorum...

Gültekin Emre

Gültekin Emre

“HÂRİKULÂDELİKLER AVI”

2008 Frankfurt Kitap Fuarı’nın bizim açımızdan nasıl geçeceğini çok merak ediyorum. Bir yıl sonra gerçekleşecek olan Fuar için şimdiye dek yapılan toplantıların bende yarattığı hayal kırıklığında haklı olup olmadığımı görmek gibi bir isteğim yok. Yıllardır Almanya’da yaşadıkları halde hiç adını duymadığım yazarlarla (!), gazetecilerle (!) yapılan çerçeve çizme, ya da eylem toplantılarından çıkacak sonucun pek parlak olmayacağı kanısını üstümden atamıyorum nedense.
Daha koskoca bir yıl var, değil mi? Hiç de öyle değil. Bu bir yıl hızla geçip gider.Geri sayım çoktan başladı bile: Biz “ana ülke” olarak, bunca yıl kendimizi Frankfurt’ta gösterelim diye yırtınıp durduk; işte istediğimiz oldu. Bakalım kalıcı neler yapacağız önümüzdeki yıl? Türkiye, Frankfurt’a nasıl bir çıkarma yapacak, hangi yeniliklerle gelinecek Avrupa’ya? Benim merak ettiğim bu.
Yıllarca Frankfurt Kitap Fuarı’na katıldım. Onca ülkenin onca yazarını, yayınevini, kitabını gördüm, tanıdım. Hep hayıflandım bizim Frankfurt’ta yer almamamıza. Kültür Bakanlığı veYayıncılar Birliği’nin çalışmalarıyla kimi yayınevlerinin kitapları Türk Pavyonunda sergilendi durdu. Bu bize ne sağladı? Sanıyorum hiçbir şey. Yıllarca boşuna onca para harcandı ve sağcı yayınevlerine büyük destekler verildi böylece. Türkiye’ye ve Türk yazarlarına dünya yayıncılığı sıcak kucak açtı mı bu pavyonla? Açmadı. Siyasal girişimler sonucu, bir de Yaşar Kemal’in, Orhan Pamuk’un aldıkları Barış Ödülü etkisiyle Frankfurt’a “ana ülke” olarak davet edildiğimizi sanıyorum. Yazarların hafifsenmeyecek etkilerinin olduğunu Kültür Bakanlığımız kabul etsin artık.
Son yıllarda ülkemizdeki yayıncılıkta şahlanışlar gözleniyor. Kitap kapağından sayfa düzenine tüm kitaplarda artık ciddi emekler harcanıyor, kitapların albenisi giderek artıyor. Her şey profesyonelce ele alınıyor, kotarılıyor. Kitap baskısındaki özenin yanında, kendinden önemle söz ettiren şairlerimiz, yazarlarımız da Batı’nın kapısından girmeli artık. Hasan Ali Topbaş’ı “Doğu’nun Kafkası” olarak değerlendiren Avrupa’ya bizde daha neler var, dememiz gerekiyor. Temcit pilavı gibi hep aynı yazarları sunmanın bir yararı yok bence. Hele kimi kadın yazarlar üstünden çıkarma yapmaya çalışmanın mantığını hiç anlamıyorum.
Frankfurt’a her gidişimde Ahmet Haşim’in Frankfurt Seyahatnâme’sini bir kez daha okurum. Bu bana başka bir coşku verir. Onun ruhunun bu güzel kentte dolaştığına inanıyorum ben. Seyahate “Harikulâdelikler Avı” diyor Ahmet Haşim. O, bu kentte, olağanüstü etkileyici gözlemler avlamış ve seyahatnâmesine geçirmiş.
Kitap da bir avdır aslında. İyi kitabı avlamayabilmek de bir marifettir çünkü! Bir de okuma da “Hârikulâde “ bir olaydır, avdır yani. Öyleyse kitap fuarları avla avcı arasında “hârikulâde” bir etkinliktir.
Günümüzde kitap fuarları olağanüstü yazarlar, çevirmenler, kitaplar, yayınevleri, ülkeler... keşfetmek demektir. Bu benim için de böyledir. Şimdiye dek her fuar dönüşümde çantamdaki yeni kitaplar, yeni keşfettiğim yazarlar beni başka dünyalara alıp götürdü.

İsterdim ki, Ahmet Haşim’in Frankfurt günleri belgelensin ve seyahatnâmesiyle birlikte yayımlansın.
İsterdim ki, Batı’nın büyük yayınevleri, etkili medyası için düzenli bir bülten çıkarılsın ve yapılmakta olan hazırlıklarla, çevrilen yazarlarla, kitaplarla ilgili çok önceden bilgi verilsin. Bu iş son güne bırakılmasın.
İsterdim ki, sıkı bir çağdaş Türk şiiri antolojisi hazırlansın.
İsterdim ki, iyi bir öykü seçkisi Fuar’da elden ele dolaşsın.
İsterdim ki, Fuar’da günlük bir edebiyat dergisi çıksın Her gün bir sayı ve on gün boyunca, Türk yazının yüz akı şairlerinin, yazarlarının ürünleri olsun. Ayrıca bu dergi İngilizce, Almanca ve Fransızca yayımlansın.
İsterdim ki, Fuar’a Nâzım Hikmet’in tüm şiirlerinin Almanca baskısıyla bir çıkarma yapılsın.
İsterdim ki, geçmişten günümüze yayınevlerimizin yayımladığı kitaplarında oluşan bir kitap kapakları sergisi açılsın.
İsterdim ki, geçmişten günümüze ülkemizin önde gelen ve unutulmayan şiir /edebiyat / sanat dergilerinin bir sergisi açılsın.
İsterdim ki, Fuar’da Nâzım Hikmet’in, Dağlarca’nın, İlhan Berk’in, Orhan Veli’nin, Oktay Rifat’in, Melih Cevdet Anday’ın, Turgut Uyar’ın, Cemal Süreya’nın, Gülten Akın’ın... kitaplarının yer aldığı birer vitrinleri olsun ayrıntılı açıklamalarla birlikte.
İsterdim ki, yazın dünyamız üzerine açıkoturumlar, paneller, konferanslar düzenlensin. Ahmet Haşim’in bir gözlemini aktarıyorum bu dileğimi yazdıktan sonra: “İki kapı olsa birisinin üzerinde ‘Cennet’ diğerinin üzerinde ‘Cennet hakkında konferans’ diye yazılı olsa bütün Almanlar ikinci kapıya saldırır.”
İsterdim ki, 2008 Frankfurt Kitap Fuarı’nı yüzümüze gözümüze bulaştırmayalım.

İşte büyük bir fırsat ülkemizi, yazın dünyamızı, kültürümüzü, varımızı yoğumuzu en iyi biçimde dünyaya göstermek için.
Kollarımız iyi sıvayalım yeter ki!
Frankfurt Kitap Fuarı, okuyan, düşünen, bilgilenmek isteyen, kitabı seven, merak eden, araştıran, kültüre-sanata... ilgi duyan herkes için.
Ama, bir yandan da en çok bizim için; ayağa kalkmamız, Batı’da bir yerimiz olduğunu kanıtlamamız için...

Gelelim Türkçeden Almancaya çevrilen kitaplara:
Dilimizden kaç sanatsal yapıtın Almancaya çevrildiğinin tarihçesine girmeyeceğim, giremeyeceğim. Ama birkaç yıl içinde hangi yazarlar Alman diline çevrildi bir göz atalım istiyorum:

20005-2007 yılları arasında Türkçeden Almancaya 61 kitap çevrilmiş. 2005 yılında bizden yalnızca 3 kitap Alman okuruyla buluşurken bu sayı 2006’da 13’e ve 2007’de doruğa ulaşıp 45 kitaba yükselmiş.
2005’te Bosch Vakkfı’nın desteğiyle gerçekleştirilmeye başlayan Türkiye Kitaplığı (Türkischer Bibliothek) 20 kitaplık bir çeviri hamlesini gözler önüne sermek için oluşturulmuş ve Zürich’teki Ünıonsverlag tarafından kitaplar bir bir yayımlanmaya başlanmış. Dizinin editörlüğünü Türkolog Erika Glassen ile Jens Peter Laut yapıyor. Dizi roman, öykü, deneme ve şiiri kapsıyor:
Türkiye Kitaplığı’nda Halit Ziya Uşaklıgil’in romanı ünlü romanı Mai ve Siyah’ı Yasak Aşk -Verbotene Liebe- olarak Alman okurla buluşturuldu. Yusuf Atılgan’ın 1959’da yayımlanan Aylak Adam romanı Der Müssiggänge başlığıyla yayımlandı. Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan (1940), Der Dämon in uns başlığıyla çıktı.. Hasan Ali Toptaş’a “Doğu’nun Kafkası” dedirten kitabı Gölgesiler (1995) Die Schattenlosen başlığıyla kitapçı raflarında yerini aldı. Murathan Mungan’ın öykülerinden bir seçme Palast des Ostens, Doğunun Sarayı, başlığıyla yayımlandı. Sonra Ahmet Ümit’in Gece ve Sis’i, Leyla Erbil’in Tuhaf Bir Kadın’ı (1971), Murat Uyurkulak’ın Yangın’ı, Tevfik Turan’ın hazırladığı öykü seçkisi İstanbul’dan Hakkari’ye bu yılın içinde yayımlanacak. A. H. Tanpınar, Adalet Ağaoğlu, Oğuz Atay da var bu kapsamlı listede, Türkiye Kitaplığı içinde.
2007-2007 yılında şu yapıtlar Almancaya çevrilmiş:
Kültür Bakanlığı’nın çevirilerini TEDAY projesi çerçevesinde aşağıdaki kitapların yayımlanmasında büyük katkısı olmuş çevirmenlerin teliflerini ödeyerek.
Sadık Yalnızuçanlar’ın Gezgin’i, Feyza Hepçilingirler’den bir öykü seçkisi, Pınar Kür’ün Bir Deli Ağaç’ı, yine Pınar Kü’ünr, Cinayet Fakültesi, Cemil Kavukçu’nun Başkasının Rüyaları’ndan sonra romanı Gamba’sı, Literaturca Verlag tarafından Almancaya yayımlanmış. Bu yayınevinde Aslı Erdoğan’ın Kırmızı Pelerinli Kent (1998), Die Stadt mit der roten adıyla, Ayla Kutlu’nun romanı Sen de Gitme Triyandafilis’i (1991) Triyandafilis olarak yayımlandı. Feyza Hepçilingirler’in öykülerinden bir seçme Düğün Gecesi, Die Hochzeitsnacht başlığıyla çıktı. Bilge Karasu’nun Göçmüş Kediler Bahçesi (1980), Der Garten entschwundener Katzen olarak okur önüne çıktı. Bunlardan başka Erendüz Atasü’ün öykülerinden bir seçme, Denizin Şarkısı, Das Lies des Meeres, Çetin Öner’in Şu Bizim Çerkesler araştırması (2000), Der letzte Tscherkesse, Demir Özlü’nün öykülerinden bir seçki Bir Aşkın Başlangıcı, Der Beginn einer Liebe, A. H. Tanpınar’ın Yaz Yağmuru (1955), Sommerregen, Bilge Karasu’nun romanı Gece (1991), Die Nacht, Tomris Uyar’ın öykülerinden bir seçki Düş Satıcısı, Traumverkäufer, Murat Gülsoy’un Bu Kitabı Çalın kitabı Stehlen Sie dieses Buch... da Literaturca’dan Alman okura ulaşan kitaplar.
Necati Tosuner’den bir öykü seçkisini Yüksel Pazarkaya hazırlayıp çevirmiş. Habib Bektaş’ın romanı Cennetin Arka Bahçesi,Gülten Akın’ın seçme şiirleri,Yüksel Pazarkaya hazırlayıp çevirmiş. Yine Yüksel Pazarkaya Haldun Taner’in öykülerinden bir seçme yapmış ve eşi İnci Pazarkaya ile birlikte Almancaya çevirmiş. Bu kitapları da Sardes Verlag yayımlamış.
Ahmet Arif, dillerden düşmeyen şiirlerinin yer aldığı Hasretinden Pırangalar Eskittim’le, Nalan Barbarosoğlu’nun öyküleri Gümüş Gece’yi J&L Verlag yayımlamış.
Ahmet Ümit’in polisiye romanı Şeytan Ayrıntıda Gizlidir, Verlag aud dem Ruffel’den çıkmış.

Orhan Pamuk’un Kar romanının çevirisi de geçtiğimiz günlerde kitapçı vitrinlerinde yerini aldı ve böylece tüm yapıtları, bildiğim kadarıyla Cevdet Bey ve Oğulları dışında, hepsi Almancaya çevrildi:
Beyaz Kale Die Weisse Festung, İnsel Verlag, 1990,
Orhan Pamuk’un Hanser Verlag tarafından öteki kitapları da şöyle:
Kara Kitap, Das Schwartze Buch, 1995,
Yeni Hyat, Das neue Leben,, 1998,
Benim Adım Kırmızı, Rot ist mein Name, 2001
Pencereden Bakmak, Der Blick aus meinem Fenster, 2006,
Kar, Schnee, 2007.

Nedim Gürsel’in romanları Fatih, Resimli Dünya’dan başka İlk Kadın’da yer alan öyküleri de Almancaya kazandırıldı.
Yaşar Kemal’in ve Ferit Edgü’nün yapıtlarını Ünionsverlag Alman okuruyla buluşturdu.

Türkçeden Almancaya, sistemli olmasa da, sürekli bir şeyler çevrilmiş. Roman ağırlıklı olmak üzere öykü seçkileri de yer almış bu çeviride. Ne yazık ki şiir çevirisi yok denecek kadar az. Bir Gülten Akın’dan bir seçme ve bir de Ahmet Arif’in tek şiir kitabı Almancaya kazandırılmış.
2008 Franfurt Kitap Fuar’ında ana ülke Türkiye olacak. Bu yılkı ana ülke Katalonya’dan “ana ülke bayrağı”nı Elif Şafak alldı ve gelecek yıla kadar bayrak Türkiye’de kalacak.
Bakalım gelecek yıl hangi çeviri hamleleriyle karşılaşacağız bu “harikulâdelikler avı”nda.

SABRİ GÜRSES

SABRİ GÜRSES

BEDREDDİN CÖMERT: ÇEVİRMEN VE ÖLÜM

“Hacettepe Üniversitesi öğretim görevlisi, çe­şitli dergi ve gazetelerin sanat-yazın yazarı, seçici ku­rullar üyesi, eleştirmen, çevirmen, estetikçi, felsefeci, Sanatsevenler Derneği ve Türk Dil Kurumu üyesi Doç. Dr. Bedrettin Cömert, 11 Temmuz 1978 sabahı, Türk Dil Kuru­mu kurultayına giderken, faşist kurşunların tuzağına düşerek aramızdan ayrıldı. Geride, ölümün eşiğinden dönmüş bir kadın, Agostina Cömert; iki oğul, Ergun ile Ke­mal; ve ciltler dolusu yazı bıraktı.”[1]

Hasan Hüseyin, Bedreddin Cömert’in şiirlerini derlediği Kalmasın Ellerim Sizlerden Uzak adlı kitabın önsözünde böyle özetliyor 38 yıllık bir yaşamı. Türkiye’nin genç, aydın ölümlerinden biri – yolunu kesenlerin bilinip bulunamadığı, yarı yolda kalan bir hayat. Aynı kitabın önsözünde Bedreddin Cömert’in bir çevirmen oluşunun öyküsü de, mektuplarında, kendi dilinden yer alıyor. Cömert 1940 doğumlu, Sivas’ta lise eğitimini tamamladıktan sonra, bir burs alarak üniversite eğitimi için İtalya’ya gidiyor. 1963 yılında, İtalya’dan Hasan Hüseyin’e şöyle yazıyor:

“Bilsen ağabey o kadar yalnızım ki. Şu dört yılı da bitirip hemen dönmeyi düşünüyorum. Artık dayana­mıyorum. Her taraf, her şey ve herkes yabancı. Dille­rinden anlamak, onlara dille uymak bir şey ifade et­miyor. Kişi ancak yurdunda mutlu olabilir. Bu kanı­ya vardım ben. Sevdiğim kimselerden mektup geldik­çe anlatamam nasıl sevindiğimi.”[2]

1966 yılında İtalya’dan, Varlık dergisinin sahibi Yaşar Nabi Nayır’la mektuplaşıyorlar. Cömert, şiir ve yazı çevirilerini gönderiyor. Yaşar Nabi, ona dilini korumasını, kitap çevirisine yönelmesini öğütlüyor:

“Kısa şiir­lerinizde gösterdiğiniz başarıyı uzunlarında kaybedi­yorsunuz. İtalyan şiirinin tesiri altına girmemeye, ken­di havamızı kaybetmemeye çalışın. Ne diye kitap çevirisine vermiyorsunuz kendinizi, o da olgunlaştırır bir sanatçıyı. Vigorelli’nin konuşmasını memnuniyetle basarım. Özellikle fikir ve edebiyat özgürlüğü konusunu işlesin.”[3]

1968 yılında çeviri çalışmaları, Türkçeden İtalyancaya çeviri yapmak üzerinde yoğunlaşıyor; Hasan Hüseyin’in Kızılırmak adlı uzun şiirini İtalyancaya çevirmeye başlıyor:

“Bugün öğleden sonra, Nâzım'ın şiirlerini İtalyancaya çeviren kadının evine gideceğim. Adı Lussu. Senin Kızılırmak'ın çevrilip yayınlanması için. Pek zor bir iş olacak. (Yani çeviri zorluğu.) Sonra Lussu ile işbirliği yapmak istemiyordum. (...) Fakat başka çarem yok. Ben çeviririm. Fakat, bu işten anlıyan birinin bir süper vizyon yapması lâzım. Bu işe de en elverişli Lussu. Nâ­zım'ın gürlerinin öyle şâhâne çevirilerini yaptı ki, bü­tün sapmalara rağmen, daha iyisi yapılamazdı. Sonuç­tan seni haberdar ederim, Birkaç şiirini çevirdim. Kı­zılırmak pek çetin. Fakat, senin için, benim için, hepi­miz için bu çetinliği kırmak gerek. Kıracağım da.”[4]

Bir yıl sonra, çeviri yayına hazırlanmaktadır:

“Kızılırmak'ın çevirisini, bir iki sayfa hariç, bitir­miş bulunuyorum. Şimdi düzeltmeler için Lussu'da. Fakat, gördüğüme göre, Lussu'nun düzeltmeleri dilbilgisi ve sentaks düzeltmelerinden öte gitmiyor. Bunun için mutluyum. (...) özellikle, Türkçe gibi ön-ekten ve harf-ü-târiften yoksun, yani hal eklerinin sözcüklere perçinleme eklendiği, dolayısıyla şiir dili bakımından pek kıv­rak olan bir dilden, İtalyanca gibi mantıksal açıklığına, en matematiksel kurallarla kavuşturulmuş, dolayısıyla düz yazı niteliği artmış bir yeni-Latin diline yapılan çe­virilerde en çok beliren tehlike şiiri düzyazıda yitir­mek tehlikesidir. Birçok durumlarda ne yazık ki bunun önüne geçmek imkânsızdır. .. Bu çeviri bana bir şey öğretti. Her şeyden önce bir şiir ya­pıtına diri bir beyinle, fırıl fırıl bir muhakeme yetisiyle bakmanın gerekliliğini öğretti.”[5]

Çeviriyi teslim alan Hasan Hüseyin, İstanbul’dan Roma’ya yazıyor:

“Bu pazar günü Zeki ve Sümer'le buluştuk. Onlar İtalyancasını okudular, ben dinledim. Birkaç sayfa üzerinde anlam kayması bulunup bulunmadığını araştırdık -zaten önemli olan da buydu-; gerisine bakmağa lüzum germedik. Çünkü bu iş, sen buraya gelmeden halledilir gibi değil. Nasıl olsa geleceksin; geldiğinde bir-iki gü­nümüzü başbaşa geçirir, çeviri üzerinde çalışırız. Sanırım, en doğrusu da budur. Şiirde en küçük bir yanlış anlama, bütün yapıyı yıkabilir.”[6]

Bedrettin Cömert’in notları arasında şiir çevirisinde çevrilebilirliğin evrensellik anlamına gelmediği, yerelleştirmenin yanlış olduğu yolunda görüşler yer alıyor:

“Şiirin başka bir dile çevrilmeye direnişi, o şiirin özünün beyinselliğini, buluşlara, garipliklere dayanan çetrefilliğini gösterebileceği gibi, daha çok, o şiirin ken­di dilinde sahip olduğu şiirselliğinin aktarılmasındaki güçlüğü, şiirin bu kendine özgü niteliğinin kıskançlığı­nı gösterir.
Bir şiirin başka bir dile kolay çevrilebilmesi, onun özünün, vermek, iletmek istediği bildirinin evrenselliği anlamına kesinlikle gelmez. Bu bir ana nitelik sorunu­dur. Kimi şiir vardır, kolay çevrilmeye yatkın olacak biçimde kurulmuştur. Kimi şiir vardır, çevrilmemeye yatkın olarak doğmuştur. Ama, dikkat edin, aldanmayalım, kolay çevrilmeye yatkınlık hiçbir zaman tam çevrilmeye eğilim demek değildir.
Bu bakımdan, bir şiiri, ne başka bir dile kolay çev­riliyor diye evrensel saymaya, ne de, başka bir dile zor çevriliyor veya hiç çevrilemiyor diye boş saymaya hakkı­mız vardır. Şiir yargısında, evrensellik veya boşluk, şiir­sellik veya şiirselliğin yokluğu, yalnızca şiirin yaratıl­dığı dilde ve o dille ilgili olarak sözkonusudur. Çeviri üzerine, şiirle ilgili olarak konuşulamaz. Bunu en iyi, ozanların kendileri bilirler. Öyle dizeler, öyle söyleyiş bi­çimleri, öyle ses yaklaştıranları, çatıştırmaları vardır ki, ancak şiirin yaratıldığı dilde anlamları vardır. Ve bu an­lam, dizelerin kuruluşuna, yapısına, ses yaklaştırmaları­nın veya çatıştırmalarının niteliğine o denli bağlıdır ki, ancak şiirin yaratıldığı dilde algılanıp kavranabilir. Bu nedenle de, çoğu zaman bizde yapıldığı gibi, çevirince yozlaşan birçok güzel şiirleri, yerlileştirerek güzelleştir­mek, ona dışardan kimi özellikler katmak, göz boyamaktan başka bir şey değildir.”[7]

Bedrettin Cömert, ölmeden kısa bir süre önce, 1977 yılında, Ernst H. Gombrich’den yaptığı Sanatın Öyküsü çevirisiyle T.D.K. Çeviri Ödülü’nü aldı. Kitaba yazdığı çevirmen önsözü, aynı zamanda çeviri kararlarıyla ilgili kalıcı bir denemedir:

“Bizde hazırlanmış sözlüklerin çoğu, dilin diri gerçeğinden yansımış değerleri, hemen kullanılabilecek biçimde bir araya getiren yardımcı araçlar olama­maktadır henüz. .. Bunun içindir ki, sözlükten bulduğunuz an­lamları tümceye yerleştirdiğinizde, tek tek her sözcüğün anlamı bi­lindiği halde, tümcenin anlamını çıkarmakta güçlük çekersiniz. .. Sözlük hazırlayanların çoğu, sözcüğün anlamının açıklanmasını, onun karşılığıymış gibi koyarak, işin içinden kolayca sıyrılma yolunu seçmiştir, işte bu noktada çevirmenin felâketi başlıyor ve birçok durumda çareyi kendisi aramak zorunda kalıyor. .. Bilim adamları, genellikle, yabancı kaynaklı sözcükleri kullanmakta sa­kınca görmemişler; bilimsel çalışmalar, dil sorununu aydınlığa gö­türecek yerde, daha da katmerli bir çıkmaza sürüklemiştir. İşin gülünç yanı, önerilen yeni sözcükler, "uydurmacılık" gibi çok yoz bir savla, alaya bile alınabilmektedir. .. Öztürkçe yeni önerileri alaya almak zahmetsiz bir iştir, ama asıl kınanması gere­ken şey, insanın kendi diliyle bir bilim dalını işleyememesidir. Hiç bir dil, doğası gereği, şu veya bu bilim dalını anlatımda yetersiz değildir. Eğer böyle bir şeyin varlığı seziliyorsa, bu yetersizlik dilin doğasında değil, o dilin o alanda yeterince işlenmemiş oluşundadır. Bunun da sorumlusu, dilin kendisi değil, o dili anadili olarak kul­landıkları halde, onu kendi uzmanlık alanlarının gereklerine göre yoğurma zahmetine katlanamayan kolaycı, sığ kafalardır. Bu çeviride, dilbilimce anlaşılan Türkçe beğeniye özen gösteril­miş, her düşünce, elden geldiğince kendi dilimize göre verilmeye çalışılmıştır. Bir yandan, dilimizde yayımlanan ve yukarda yalnızca nesnel bir açıdan eksikliklerini belirttiğimiz, ama kendilerine her zaman borçlu kalacağımız sözlüklerdeki önerilerden yararlanılmış, öte yandan yeni kimi sözcükler türetilmiş veya varolanlara işleklik kazandırılmıştır. .. Bu yolla, yazı dili - konuşma dili çatış­masını da bir noktaya dek aşmaya çalıştığımız kanısındayız.”[8]

Cinayetin ardından “Bedrettin Cömert’in İtalyan eşi Maria Agostina, cinayet sonrasında süren tehditlere bir yıl dayanabildi” ve Türkiye’den oğulları Kemal ve Ergun Cömert’le birlikte ayrıldı.[9] Ünlü birtakım aşırı sağcıların adının geçtiği cinayet aydınlatılamadı. Hasan Hüseyin, Bedrettin Cömert’in çalışmalarını 1979-80 yıllarında bir dizi kitapta derledi (çevirileri Dili Dille Seviştirmek adlı kitapta yer aldı). Uzun yıllar yeniden yayımlanmadı kitaplar. 2007 yılında De Ki Yayınevi, “Bedreddin Cömert Kitapları” dizisinde çalışmalarını yeniden yayımladı. En ünlü çevirisi, yıllarca temel başvuru kitabı olmuş olan çeviri, Sanatın Öyküsü’yse artık onun adıyla değil, başka bir çeviriyle yayımlanıyor. Çevirmenin mirası yazarın mirasından daha zor korunuyor.


[1] Kalmasın Ellerim Sizlerden Uzak, Bedreddin Cömert, yay. haz. Hasan Hüseyin, Evrensel Yayınları, 1979.
[2] Age., s. 25 (15.03.1963).
[3] Age., s. 26 (20.04.1966).
[4] Age., s. 28 (17.12.1968).
[5] Age., s. 28 (03.02.1969).
[6] Age., s. 31 (16.07.1969).
[7] Age., s. 49-50.
[8] “Çevirenin Önsözü,” Sanatın Öyküsü, E.H. Gombrich, çev. Bedrettin Cömert, 3. bsm., 1986.
[9] “Bedrettin Cömert’in çocukları Türkiye’ye hiç dönmedi”, Hürriyet, 4.9.2005.